Kasım'da Neler Yapmışız?( II )

Yorum Ekle

Kasım ayı önerileriyle devam ediyoruz. Bir önceki yazımda gittiğim bir etkinlikten detaylarıyla bahsetmiş, bazı duygu hallerimden dem vurmuş, konunun dışına çıkarak bu ayın tavsiyelerine pek yer verememiştim. Ben de ikinci bölüm yaparak bu yazımda onları ele almak istedim.

Tiyatro


Veee işte size önerebileceğim bir tiyatro oyunu. Şehir Tiyatrolarında oynanan "Oyunun Oyunu" adlı oyunu izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Aynı oyunu seneler önce izlemiştim. Sanırım özel bir tiyatronun sunumuydu. Yine aynı keyif ve kahkahayla izledim. Harbiye sahnesinde gösterimdeydi. Ancak bu ay Kağıthane sadabat sahnesinde oynuyor sanırım. Kaçırmayın....Harika vakit geçireceksiniz.


Kitap


Bu sefer tanıtmak istediğim bir çocuk kitabı. Aslında sadece çocuklar için değil bu kitap bence. Yetişkinlerin de okuyup çok şey alacağı bir kitap. "Penelope". Kitabın yazarı sevgili arkadaşım Göknur Birincioğlu'nun kitap tanıtım gününe gitmiştik Happynest'te. Böylelikle kitabı ilk kez kendi sunumuyla dinlemiş olduk. Kendi gibi sıcacık, samimi ve son derece kendine özgü yazılmış kitapta, hayal gücü çok gelişmiş bir çocuk, kafiyeler, kelime oyunları, deyimler ve müthiş bir düşler dünyası var. Çocuğunuzla birlikte çok keyif alarak okuyacağınız bu kitabı kesinlikle kaçırmayın. Eminim siz de seveceksiniz.



Sinema

Bu ay önereceğim film de çocuk filmi olacak. "Inside Out" Türkçeye "Ters Yüz" olarak çevrilmiş. Konusu ise; babasının işinden dolayı evini arkadaşlarını sevdiklerini bırakıp yeni başlangıçlar yapmak zorunda kalan bir kızın yaşadığı duygusal sorunları kendi iç dünyasıyla çözmeye çalışmasını anlatan harika bir animasyon filmi. Bu filme de çocuk filmi demek haksızlık olur. Yetişkinlerin de keyifle ve çok şey öğrenerek izleyebileceği bir film diyebilirim. Hepimizde var olan pek çok duygunun vücut bulmuş şekliyle karşımızda oluşu ve birbirleriyle girdiği mücadelede kendi yaşantılarımızdan da bir çok şey bulacağımız bir çerçevede sunulması filmi ilginç ve izlenesi kılan etmenler bana göre. Biz çok daha önce izlemiştik. Filmin ikincisi de 2016'da oynadı. Onu da izledik. Eğer 1. bölümü izlemediyseniz önce ondan başlayın. Biz İpek'e yaşına daha uygun olduğundan 1. sini izlettik. 2. si genç kızlığını anlattığından onu da daha sonra izler diye düşündük. Unutulmaz filmler arasına girmesi gereken bir film diye düşünüyorum.

Mekan

Bu ay için mekan önerim evime yürüme mesafesinde olmasına rağmen ilk kez gitme fırsatı bulduğum ve çok beğendiğim Renaissance İstanbul Polat Bosphorus Hotel'in roof katında yer alan Bar 212. Panoromik İstanbul manzarası, Çarşamba ve Cuma geceleri canlı olarak caz müziği keyfi yaşatan muhteşem atmosferi ile tavsiye edeceğim, hoş vakit geçireceğiniz bir mekan. Bir şeyler içerken bir yandan sohbet edip bir yandan da harika yorumlarıyla caz dinlemenin keyfine varacaksınız. Program akşam 21.00-21.30 gibi başlıyor. Gece 01.00'e kadar devam ediyor.


Olay Olay

Kasım ayında benim için önemli olan bir başka şeyden daha bahsetmek isterim. Bu sene ikinci üniversite başvurumu yaptım. Üniversite mezunlarına sınavsız ikinci üniversite okuma imkanı sunan Anadolu Üniversite'sinin açılan bölümlerine baktım ve benim için en uygun olan ve hep istediğim Radyo Televizyon bölümüne kaydımı yaptırdım. Hep istediğim derken, bir zamanlar ( İpek'ten önce ) yüksek lisans yapmak istemiş, Radyo Televizyon bölümünü tercih etmiştim. Çünkü daha önce diksiyon ve seslendirme eğitimi almış, bir şekilde ucundan kıyısından bu camiaya girmiştim. İstedim ki eğitimim daha sağlam ve kökten olsun ki hak ettiğim yere gelmemde bana yardımcı olsun. Ancak ne var ki, Mimar Sinan Üniversitesi Radyo Televizyon bölümü yüksek lisans başvurusunda bulunup "Ales" sınavını kazanıp mülakata girdiğimde, bölümdeki hocalar açık açık beni almayı tercih etmeyeceklerini, öğretmenlik gibi zaten çok önemli ve iyi bir mesleğe sahip olduğumu, hem bu bölümün benim okuduğum İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüyle hiç bir ilgisi olmadığını, dolayısıyla bölüme girme şansımın pek olmadığını söylediler. 
Gelgelelim işte bugün istediğim bölümde yüksek lisans değil ama ön lisans okuyarak kendimi kabul ettirmiş bulunmanın gururunu yaşıyorum :))))))
Geçtiğimiz haftalarda derslerden ilk sınavımızı olduk. Ara Dönem sınavı için çok fazla hazırlanacak zaman bulamamıştım ama ders çalışabildiğim zamanlarda, iyi ki başvuruda bulunup bölüme girmiş ve bu dersleri almış olduğumu düşündüm. Çünkü hem çok keyif alarak bir çok şey öğreniyor, hem de gelecekte belki de başka bir mesleğe daha kendimi hazırlıyordum. 
Sınavlara çalıştığım günler....


Şimdilik bu kadar diyerek, Aralık ayı derlemelerimi de yazıp yayınladıktan sonra okumaya beklerim. 

Takipte kalın....Sevgiyle kalın....Hoşçakalın...





Kasım'da Neler Yapmışız? ...Sonbaharın Ardından....

Yorum Ekle

( Öncelikle yazımın iki başlığı olmasının sebebi, hem çok uzun bir yazı oluşu hem de içindeki konuların yalnızca yapıp ettiklerimiz değil, biraz hayattan kesit biraz da hislerle alakalı oluşudur.)

Veee Kasım ayını uğurlarken, dökülen yaprakların ve doğadaki renk cümbüşünün bakmaya doyamadığımız manzaraların tadını çıkardıysak, kış aylarının güzelliğine ve ayrıcalıklarına da merhaba demek zamanıdır. Hakikaten de her mevsimin ayrı bir güzelliği yok mu? Bakışını olumsuzdan olumluya çevirdiğinde, enerjini değişime, yeniliğe ve yaşadığın zamanın ritmine ve anın mucizesine aktardığında, daha bir anlam kazanmıyor mu her şey?

Hoş ben bu ay özellikle çok tadını çıkardığımı söyleyemeyeceğim. Hastalık bir geldi gitmek bilmedi. Hoş bu ara kim hasta olsa aynı. Yapışıyor yani anlayacağınız. Neyse gelelim benim bu ay ( yani artık geçtiğimiz ay oluyor ) neler yapabilip tavsiye verebileceğime...

Etkinlik

Kasım ayı başlarında Harbiye Askeri Müze'sinde Naturel Beden Zihin ve Ruh Sağlığı Festivali gerçekleştirildi. Festivalin amacı, doğal yaşamın geniş yelpazesinde yer alan doğal sağlık yöntemleri, ekolojik yaşam, kişisel ve ruhsal gelişim, doğal ürünler, organik gıdalar, sağlık turizmi gibi konularda uzmanlar tarafından verilen doğru bilginin doğru kaynaktan doğrudan ziyaretçilere aktarılmasını hedefliyordu. Festival kapsamında seminerler, paneller, workshoplar, hizmet ve ürün tanıtımları yer almıştı.

Buğday Derneği, ekolojik yaşamı destekleme derneği. Standında yer alan atalık tohum dediğimiz yerel tohumları festival süresince ziyaretçilerine dağıtıyor ve bu sayede tohumların yayılıp anlam kazanması için çok değerli bir paylaşım yapıyordu. Buğday Derneği'ne tıklayarak siz de hakkında daha çok bilgi edinebilirsiniz.
Önünde sağlam bir kuruk olan stantlardan biri de Sirius Kuantum Enerji Merkezi idi. Adını ilk kez festivalde duyduğum merkezi tanımak için biraz bilgi aldım. "Sirius Kuantum Enerji Merkezi'nin temel amacı, olmamız gereken doğal durumumuza tekrar gelebilmek için mental, duygusal ve stres faktörlerinin azaltılmasına yardımcı olmaktır. Bu etkiler azaldığında birey kendisini daha dengeli, zinde, mutlu ve huzurlu yani doğal durumunda bulur." Dengede olmak deyince benim aklıma Fi,Çi, Pi üçlemesi kitabında okuduğum bir tanımlama geldi. Oradaki karakterlerden bazıları bir dengeleme merkezine gidiyorlardı. Kitapta anlatılan müthiş bir deneyim adeta bir yenilenmeydi. Ve ben bu bilgileri almadan önce böyle bir şeyin varlığından haberdar değildim. Aldığım bilgiye göre dengelemeyi yapan bir cihaz var. Hiç bir yan etkisi olmayan Kuantum Biofeedback enerji dengeleme cihazı ile, bedenin zayıf enerjisinin canlanmasına, dokuların enerji akışına, içsel gücünüzü harekete geçirmeye, enerji bedenini arındırmaya, çakralarınızı dengelemeye, doğal yaşam enerjinizi ( Çi ) canlandırmasına yardımcı olmak mümkün olduğu söyleniyor. Dengeleme sisteminde frekanslar, kişinin bileklerine ve başına elektrotlar bağlanarak iletiliyor. Seanslar bir buçuk saat sürüyor. 
Önceden randevu alınarak seansa katılım olmasaydı kesinlikle yaptırırdım. Ancak hem süresi uzun hem de randevular dolu olduğundan yaptıramadım. Ancak hakkında daha fazla bilgi edinip inceleyeceğim. Eğer böyle bir şeyi deneyimlersem emin olun sizlerle de paylaşacağım :)))

Tabii festival ruh ve beden sağlığı ile ilgili olunca masaj da olmazsa olmazlardan bana göre. Masaj koltuklarının tanıtımının yapıldığı stantda her iki koltuğu da denemek kaçınılmazdı. Hele bir de ayaklar için olanı vardı ki, inanın o koltuktan kalkmak istemedim. Koltukların daha basit ve ufak olanından bende var. O yüzden koltukları almayı düşünmedim ama ayak için olanını alsam mı diye düşünmedim değil. ( Fiyatı 750 TL idi. )


Benim gittiğim gün katılmak istediğim bir workshop vardı. İsmi "Bir Dilek Tut" . Çalışmayı yaptıran kişi ise Güler Pınarbaşı idi. Kendisi farkındalık eğitmeni ve bir kaç terapi konusunda uzman. 2000 yılında yayınlamaya başladığı 3. Göz dergisinde farkındalık bilinciyle yaşama sanatını anlatıyor. Biz katılımcılara yaptırdığı çalışma potansiyelimiz üzerine ve olumlama adına neler yapabileceğimizi gösterme amaçlıydı. Şöyle özetleyeyim; olmasını istediğin şeye karşı ne kadar olumlu yaklaşır, ne kadar inanır ve o enerjiyle hareket edersen, bu isteğine ulaşman o kadar mümkün olur.
Güler Pınarbaşı ile etkinlik sonrası

Pozitif enerji ve olumlu yaklaşım. İnanç ve sabır. Uzunca bir zamandır kendimde deneyimlediğim, kendimi olumlu yönde geliştirdiğim bu konularla ilgili benim de söylemek istediğim şeyler var. Olumlu düşünerek ve kendimi o yönde motive ederek olumlu şeylerle karşılaşıyorum. Örnek; arabanızı park etmekte zorlandığınız bir yere giderken orada park yeri bulacağımı bilerek ve inanarak gittiğimde çoğunlukla yer buluyorum. Hatta bir kaç kez öyle komik oldu ki, tam ben dolanıp park yeri aramaya başlayacakken park yerinden bir arabanın çıkması ve bana yer açılması inanılmazdı. Aynı şey çok kalabalık ve yer olmayan bir restorana gittiğimde tam da oturmak istediğim yerdeki müşterilerin masadan kalkması şeklinde de oldu. Ve kura ve çekilişlerdeki şansımı da buna bağlayabilirim. Bazen öyle bir şey oluyor ki bana çıkacak diyorum ve çıkıyor. Buna verebileceğim en güzel örnek; geçtiğimiz yazın ilk günlerinde bir yardım gecesine katılmıştım. Yardım için aldığımız biletler için çekiliş de düzenlenecekti. Ve bilin bakalım ne oldu? O gecenin talihlilerinden biriydim. üstelik de bana çıkan şey, çok da hoşuma gidecek ve yapmak isteyip de fırsatını bulamamış ya da zaman ayıramamış olduğum bir şeydi. Profesyonel stüdyoda şarkı kaydı yapmak. Evet evet geçtiğimiz ay onu da gerçekleştirdim. Şarkı söylemeye oldum olası merakım var. Öyle ki eskiden eğlenmeye bara gittiğimizde sahnede şarkı söylemişliğim çoktur. Yanımdakiler de alışmıştı artık benim bu deliliğime. Ne zaman gitsek,,"ee şarkı söylemeyecek misin" diye beklentiler gelirdi. Hele Ortaköy'de gittiğimiz bir yer vardı. Adı On The Rocks mı neydi. Gitar çalıp şarkı söyleyen şarkıcıdan gidip mikrofonu bir alışım vardı bir keresinde zannedersin ki sırası gelmiş şarkıcı şarkısını söyleyecek. Öyle davet filan beklemeden yani :))))

Gel zaman git zaman tabii büyüdük. Sahnelerde şarkı söylemiyoruz ama mikrofon sevdası sahne aşkı baki. Seslendirme kursuna yazıldım. Diksiyon ve seslendirme eğitimi aldım. Seslendirme ve dublaj alanında kendimi daha da geliştirmek için sevgili hocam Atilla Yiğit'ten ders aldım. Konu nereden nereye geldi. Ama anlatmak istedim birden. Tutamadım kendimi. Okumaya devam edenlere kocaman bir alkış :)))) Neyse bir kaç ufak tefek işler aldım. Bazı firmaların seslendirme işleri. Hedefim sinemada dublaj ve ya reklamlarda seslendirme ve dublaj yapmaktı. Ama işte öyle kolay değil o işler. Camianın içine girince anlıyorsunuz bir yerlere gelmenin zorluklarını. Kararlıydım. Bildiğim yolda ilerleyecek şansımı deneyecektim. Seslendirme ve kayıt stüdyolarında staj yaptım. Bir iki iş bile aldım.

Devamı gelmedi, gelemedi. Çünkü artık hayatımda yeni ve bambaşka bir heyecan vardı. İpek.....İpek doğana kadar mesleğim olan öğretmenliğe de bir süre ara vermek durumunda kalmıştım zaten. Ardından doğum izni ve sonrasında kızımıza kendim bakmak istemem sebebiyle 3 yıl işime ara vermemle birlikte hayatımda yeni bir dönem başlamıştı. İpek'i her annenin duyduğu benzer hisler ve istekle en iyi şekilde yetiştirmek için kendimi geliştirip, bilmediklerimi öğrenmeye çalıştım. İpek doğduktan 1 yıl sonra da blog sayfam doğdu. Bir başka alanda kendimi ifade etmeye başlamıştım. Öylesine bir doyumdu ki bu, adeta kendimi de yeniden keşfettim. Zaten annelik sürecinde bir çok şeyi yeniden fark edip belki de çokça değişiyorsun.

Ancaaaak sahne, mikrofon, şarkı, tiyatro...bunlar hiç sönmeyen hala içimde istekleri devam eden benim ayrı bir dünyam. Geçen sene de tiyatro ile ilgili bir şeyler yapmaya başladım. 2.5 ay süren doğaçlama tiyatro kursuna katıldım. Ondan da bir ara bahsederim. Konu çok uzadı. Duramıyorum :)))

Nerede kalmıştık? Profesyonel ses kayıt stüdyosunda şarkı kaydımı yaptık. Sezen Aksu'dan bir şarkı seçtim. Şahsen çok başarılı bulmadığım için paylaşmak istemedim. Ama kimbilir belki dayanamaz bir ara paylaşırım. Neden beğenmediğime gelince; okulda müzik öğretmeni arkadaşıma dinlettiğimde bu tarz kayıtlarda kişinin ses tonuna uygun olup olmadığına çok dikkat edilmediğini, farklı bir tonda girildiğinde çok daha başarılı olacağımı söyledi. Dolayısıyla daha iyisini yapabilirdim.
Bu da böyle güzel bir maceraydı diyelim ve devam edelim....

.................yazım çok uzun olduğundan yarın da ikinci bölümünü yayınlamayı düşünüyorum.

Sevgiye kalın....Hoşçakalın....Ve lütfen okumaya devam edin.....Yorumlarınızla da sayfamı şenlendirirseniz ne mutlu bana......

İradeli Ve Tutkulu Çocuklar

Yorum Ekle

İnatçı, ben merkezci ve kendi isteklerinde direten çocukları başlıktaki gibi tanımlarsak bakış açımız değişir mi acaba? İradeli çocuk, tutkuları olan çocuk ilk olarak harika çocuk gibi gelmiyor mu kulağa? Aslında bildiğin şımarık çocuk bizim kültürümüzde. Çünkü bizde çocuk dediğin, denileni yapan, itaat etmeyi bilen ve buna rağmen hep başarılı olan, akıllı ancak aklı evvel olmayandır.

Geçenlerde okuduğum bir makalede güçlü istekleri olan bir çocuğa sahipseniz, şanslısınız diyordu. Küçükken ailelerini zorlasalar da, büyüdüklerinde müthiş birer yetişkin olurlar. Kendi kendini motive edebilen, istediklerinin peşinden giden kişiler olurlar. Aileler böyle çocukların güçlü iradelerini kırmamak için zor tutarlar kendilerini ama bu çocuklar ileride çoğunlukla liderler olarak karşımıza çıkarlar.

İradeli ve tutkulu çocuklar, cesaretlidir. Başkalarının söylediklerini kabul etmeyip kendi kendilerine bir şeyleri öğrenmeye çalışır. İsteklerini her şeyin üzerinde görüp ısrarla üzerine giderler. Duyguları tutkulu ve kocamandır. Aileleriyle sık sık çatışmaya girerler. Ancak kararlı ve tutkulu çocukların yüksek enerjileri vardır. Bu özelliklerini avantajlı ve işbirliğine açık hale getirmek için yapmamız gerekenler neler olabilir?

Bu konuya değindiğime göre evet bizim evde de bir tane var bunlardan. İpikomuz bu tanımlara çok uyuyor. Ben de konuyla ilgili araştırma yaptığımda bakın neler elde ettim.

* Kurallar ve rutinlerle güç savaşlarına girmemek gerekiyor. Yapılması gereken sakince kuralı hatırlatıp devam etmek. Mesela koyulan yemeği yemek istemediği zamanlarda, çatışmaya girmek yerine "bugün evde bu yemek var. Akşam yemeğimiz bu"..gibi cümlelerle sakince durumu açıklayıp yemeye devam etmek gibi. Ya da çizgi film izlemek için tutturuyorsa, kızmak hayır demek yerine "Şu an çizgi film izleme zamanı değil. oyuncaklarınla oynayabilir ya da birlikte puzzle yapabiliriz"...gibi. Hala ısrar ediyorsa tek yapacağınız sakin kalmak ve tutatlı olmak.

* İradeli çocuklar kendileri görerek öğrenmeyi tercih ediyor. Mesela sobanın sıcak olduğunu bizzat deneyimleyerek öğrenmesi daha etkili onlar için. Tabii ki ciddi bir güvenlik tehlikesi olmadığı takdirde deneyimlemelerine izin verebiliriz. Ayrıca bu çocuklar sınırları zorlamasını da çok iyi bildiklerinden esas anahtar kelime sakinlik. Onlara karşı sakin kalabilirsek aramızda geçebilecek sürtüşmelerin de önüne geçebilirmişiz.

* Liderlik ve hakimiyet onlar için her şeyden önemlidir. Davranış ve hareketlerinin kontrolü mümkün olduğunca onun üzerinde olmalı. Mesela dişlerini fırçalamasını söyleyip durmak yerine daha farklı bir soruyla dikkatlerini çekebiliriz. Çıkmadan önce başka ne yapmamız gerekiyordu? gibi...Her sabah kahvaltı ederiz, tuvalete gideriz ve çantamızı hazırlarız. Çantanı hazırlamışsın bile bravo..Başka ne yapmamız gerekiyordu?.....

*Emirler verirseniz terslenecektir. Seçenek sunarsanız kendi kendinin hakimi gibi hisseder. Tabii ki makul seçenekler sunmalısınız. Eğer markete gitmek istemiyor, oyun oynamaya devam etmek istiyorsa sorulacak soru; şimdi mi yoksa 10 dakika sonra mı gitmek istersin? 10 dakika sonra gitmek de zor geliyorsa senin için ne yapabilirim?

*Bedeninin söz hakkı kendine ait olmalı. Mesela hava serin ve ceket giymek istemiyor. "Ceket giymek istemediğini anlıyorum. Senin kararın. Ben ceket giyeceğim ve dışarısı da soğuk. Sen de dışarıda üşür ve kararını değiştirirsen eve geri dönmek istemiyorum. O halde ceketini yanımıza almamıza ne dersin?"
Ve eğer ceketine ihtiyaç duyarsa siz kazanmışve haklı olduğunuzu vurgulamak yerine doğal davrandığınız takdirde o da rahatlıkla fikirlerin değişebileceğini ve bunda utanılacak bir şey olmadığını görecektir.

* Size karşı gelmesi için zorlamayın. İnsanlar hangi yaşta olursa olsun zorlama geri tepmeyi bereberinde getirir. Eğer kızgın ve kavgacı bir tutum içinde olursanız o da aynı şekilde karşılık vermek isteyecektir. Güç savaşına girmemelisiniz. Durun ve derin nefes alın. Ve kendinize şunu hatırlatın. Çocuğunuzla girdiğiniz bir savaşı kazanmak çocuğunuzla olan ilişkinizi kaybetmekle sonuçlanabilir.

* Onu dinleyin. Bir yetişkin olarak en iyi sizin bildiğinizi düşünüyor olabilirsiniz. Ancak iradeli çocuğunuzun kendi onuru ve tutkuları var. Ve kendi doğru bildiğini savunmak gibi bir durumu var. Yalnızca sakin bir şekilde onu dinleyerek ve yansıtarak anlamaya çalışmanız daha yargısız olacaktır. "Banyo yapmak istemediğini anlıyorum. Biraz daha bunu bana açıklar mısın?" gibi bir soruyla  altta yatan sebebi öğrenmeniz de kolaylaşacaktır.

*Onun bakış açısıyla görmeye çalışın. Ona söz verdiğiniz bir şeyi yapmayı unuttuğunuzda onun sinirlenmesini şımarıklıkla suçlayabilirsiniz. Ancak ona göre o çok haklı çünkü ona söz verildiği zaman yerine getirilmesi gerektiğini öğrettiniz. Ama siz sözünüzü tutamadınız. Bu durumda özür dilemeli hatanızı kabul etmelisiniz.

*Çocuklar kavgayla öğrenmez. Hepimiz gibi adrenalin pompalanırken öğrenme algıları kapanır. Ne kadar kızar çocuğunuzu cezalandırırsanız o kadar sizi memnun etme isteğini yıkarsınız. Eğer üzgünse bunu ifade etmesine yardım edin. Böylelikle evde herkesin birbirini kibarca dinlediğini öğrenir. Çocuklarınız söylediklerinizden çok yaptıklarınızdan öğrenir.

*İradeli çocuklar saygı bekler. Eğer bunu onlara sunarsanız onlarda bu saygıyı korumak için savaşmak zorunda kalmazlar. Ve çoğumuz gibi, çocuk da anlaşıldığını hissettiğinde rahatlar.

Karp'ın dediği gibi "Çocuklar çiçek gibidir. Her biri birbirinden farklı ama özel."


  Çocuğunuzu benzersiz özellikleriyle kabul edip, onları incitmeden soldurmadan sevmeli ve yetiştirmeliyiz.

Sevgiyle ve mutlulukla kalın...

Ekim Ayı İçin Seçtiklerim

Yorum Ekle

Ben bu yazıları yazmayı çok seviyorum. Biliyorum siz de seviyorsunuz. Bir çok şey öğrendik diyorsunuz. Benim de çok hoşuma gidiyor yazdıklarımdan birilerinin faydalanması. Neden hatırlatmıyorsunuz? Ne güzel her ay yazıyordum bir ara. O ay için derlediklerimi, gezdiklerimi, okuduklarımı, duyduklarımı paylaşıyordum. Şimdiye kadar hep olumlu eleştiriler aldım bu paylaşımım için. Madem öyle ben de devam edeyim diyorum. Her paylaştığım muhakkak o ay ile ilgili olmayabiliyor. Ben yalnızca her ay derlenecek yazılarımı paylaşımlarımı toparlıyuorum. Misal, Bienale Eylül ayında gittim ama bu ay paylaşacağım. Ya da tavsiye edeceğim kitabı daha önce okumuş olabilirim ama bu ay için bahsetmeye karar veriyorum gibi.

O halde buyurunuz keyifli okumalara ve birlikte paylaşmaya...



Kitap

İkinci kez okuduğum ve belki de daha önce tavsiye ettiğim bir kitap. O kadar çok şey öğrendim ve benimsedim ki kendi düşünce ve yorumlarımı kattığım bir yazı bile yazdım kitapla ilgili. 


Film

Her ay sinemaya gidemiyorum. Hele yaz aylarında gerek tatil yapmak ve gezmekten, gerekse açık hava sineması değilse kapalı yere gitmeyi istememekten dolayı pek tercih etmiyorum. Bu yüzden evde ya da sinemada izlediğim filmleri paylaşmaya devam edeceğim. Bu seferki tavsiyem internette   yasal olarak kullanılan online film izleme sitesi cokeandcorn  da izlediğim bir filmden bahsedeyim. 
Orjinal adı "Theory Of Everything" Fizikçi Stephen Hawking'in hayatının konu edildiği filmde başarılı bir senaryo, harika bir oyunculuk izleyeceksiniz. Cokeandcorn'da yer alan -maalesef her istediğiniz filmi bulamıyorsunuz- filmleri farklı seçeneklerde izleyebiliyorsunuz. Her filmde her seçenek olmuyor ama mesela İngilizce altyazılı ya da Türkçe altyazılı ya da Türkçe dublaj olarak alternatifler olabiliyor. Bizim tercihimiz İngilizce dinleyip İngilizce altyazı izlemek . İngilizcesini geliştirmek isteyenler için de güzel bir seçenek. Hmm hatta ben öğrencilerime de bundan bahsedeyim. Pratik yapmaları için de faydalı bir yöntem.  

Tiyatro

39 Basamak

Geçen sezon sonu gittiğim bir oyundu. Zorlu PSM'de gösterimdeydi. Mayıs ayındaki son oyunlardan birini yakaladım ve gittim. Hem oyuncular pek sevdiklerim, hem de komik, heyecanlı, hareketli, çılgın bir casusluk serüveni, dinamik bir aksiyon, binbir kalıba giren oyuncularla bezenmiş bir hikaye var. Bu sezon da gösterimde olan oyunun biletlerini biletix'ten temin edebilirsiniz. Ayrıca Zorlu PSM'de de gösterimde olacak oyunun biletleri için burayı tıklayabilirsiniz.


Etkinlik
Tap dance workshop

La La Land filmini duymuşsunuzdur. En iyi kadın oyuncu ve en iyi yönetmen oscar ödülü başta olmak üzere bir çok ödüle sahip olan filmin konusu ise; sanat tutkunu iki insanın hayallerini gerçekleştirme yolunda ilerlemeleri, bu iki insanın yollarının kesişmesi ve romantik müzikal modern zamana adanmış bir Hollywood masalı. Neyse film etkinliğini anlatacakken filmi anlatmaya başladım. Filmde harika müzikler eşliğinde tap dance yapıyorlar. Ve bu dans benim çocukluğumdan beri ilgi duyduğum, o siyah beyaz filmleri izlerken hayran olduğum bir danstı. Geçtiğimiz haftalarda Zorlu PSM, filmin Oscarlı müziklerini La La Land in Concert olarak gösterime sundu. Yan etkinlikler olarak da La La Land tap dance atölyesi koymuştu. Bunu görür görmez biletimi alıp & Ekim'de Sky Lounge'da yerimi aldım. Ve müthiş keyifli iki saatlik çalışma ile hayallerimden birini gerçekleştirdim. Ayrıca kurs olarak başlamayı da düşünüyor olabilirim. :)))))


Bienal 2017
Bienal İstanbul 2017, Eylül ayında başladı. Ben de Eylül sonlarında Galata Rum Okulun'ndaki bienali gezdim. 

Buraya birbirinden güzel fotoğraflar ekleyecektim. Ancak yanlışlıkla sildim :(  Şunu söyleyebilirim ki çok farklı ve ilgi çekici bir sergiydi. Bienal sona ermeden diğer yerlerde de gitmeyi planlıyorum. Oralarda çektiklerimi yayınlarım artık.


Mekan Keşfi

Fındıklı'da bir cafe. 
Bienalden çıktıktan sonra Fındıklı'ya doğru yürürken arkadaşımın tavsiyesiyle tam deniz kenarında bir cafede oturduk. Ama tam denizin üstü. Nasıl keyifli bir yer anlatamam. Adını hatırlamıyorum ancak, Mimar Sinan Üniversitesi'ni az geçince parkın içinden geçerek gidebiliyorsunuz. Bulunmayacak yer değil yani.

Bu aylık da bu kadar. 

Umarım paylaşımlarımı beğenirsiniz ve yorumlarınızı da alırım.
Sevgilerimle...






Çocuğunuzun Sesine Kulak Veriyor Musunuz?

3 Yorum



Bazen evet, bazen hayır.

Başlık, şu aralar ikinci kez okuduğum Aletha J. Solter'ın "Çocuğunuza Kulak Verin" adlı kitabından. Şimdi kimilerine göre çocuk yetiştirmek kitapla olmaz. "Her şey orada yazıldığı gibi değildir". "Biz öyle mi yetiştik?". "Yabancı kitaplardaki eğitim sistemi bize uymaz". "Sen öyle büyümedin de ne oldu?" "En doğru bilgi iç sesindir."....gibi gibi çoook daha uzatabileceğim bir listeyle insanlardan gelen düşünceler ve hatta eleştirileri buraya yazabilirim. Eh artık ben de bir cevap vermek istiyorum...Ya da kendi fikrimi ifade edip rahatlamak istiyorum.

Öncelikle ve elbette her şey kitapta yazıldığı gibi değildir. Zaten o kitabı okumak harfiyen her denileni yerine getirmek demek değildir ki. Ayrıca her kitabı, her işin uzmanıyım diyeni ya da her "bu işin doğrusu budur" tarzında yaklaşanı dikkate almıyorsunuz ki. Bir kere kitap okumak başlı başına yeni bir pencere açmaktır beyninde. Hele bir de okuduğunuz kitap, gerçekten konunun uzmanlarınca yazılmış veya danışılmış ise, öğüt verir tarzında değil, bilimsel açıklamalarla destekli ise, "bir de bu açıdan bakın" yaklaşımında ise, işte o kitap okunmaya değerdir diye düşünüyorum. O yüzden kitap seçimi konusunda titiz davranıyorum. Hepsinde ortak bir anlatıma ve belli sonuçlara rastlıyorsam yine doğru yolda olduğumu anlıyorum. Bir de o iç ses var ya işte o iç ses, bana doğru seçim yaptığımı söylüyor.

*"Siz öyle yetişmediniz". Ben de öyle yetişmedim. Buna verecek bir kaç cevabım var. Birincisi aynı zamanlardan bahsetmiyoruz. Her şey değişim gösterir. Kaldı ki teknolojik gelişmelerden sonra bu değişim inanılmaz bir süratle olmaya başladı. Hızına yetişemiyoruz. Bu hız içinde yetiştirmekte olduğumuz çocukları nasıl eski usullere ve terbiyeye göre yetiştirebiliriz ki? Biliyorum bazı şeyler değişmez ama bazı şeyler de değişir. İkincisi hepimizde çeşitli eksiklikler yok mu? Bir kere milletçe mutsuzuz. Ben demiyorum. Araştırmalar bunu göstermiyor mu? Oldukça kendine güveni eksik bir toplum değil miyiz? Özgünlükten uzak, biraz tembel, biraz hırçın ve epey şiddet eğilimli bir toplum değil miyiz? Peki toplum olarak bu kadar eksiğimiz varken, demek ki doğru olmayan bir şeyler var. Bir insan yetiştirmek bir toplum yetiştirmektir. Senin benim çocuğum oluşturacak ilerde bu toplumu. Peki bir şeylerin değişme zamanı gelmedi mi?

*"Yabancı toplum için doğru olanlar bize uymaz". Aslına bakacak olursak, ortak doğrular, genel gerçekler vardır insandan insana değişmeyen. Bunun toplumla bir ilgisi yoktur. Çocuğa hak tanımak, ona saygı göstermek, çocuğun söz hakkı olması, bazı kararları onlara bırakmak rahatsız edici mi geliyor? Ne var bizim topluma uymayan? Aile yapısı derseniz evet biz toplum olarak çok daha birbirine bağlıyız belki. Tamam peki. Buna engel değil ki yetiştiriş tarzın ve bağlılığın. Ama bağımlılık diyorsanız evet o farklı bir şey. Bizde bağlılıktan çok bağımlılık vardır. Ki bu da hiç doğru bir şey değil, hatta oldukça zarar verici ve travmatiktir.  Çocuğunuz kanınız canınız dünyanız da olsa, o ayrı bir birey. Öncelikle bunu anlamak ve kabullenmek gerekir. Ben uzun bir süreç sonunda bunu anlayıp kabullendim. Ben de bağımlı bir çocuktum diye düşünüyorum. Kendimden ayrı düşünemediğim anne ve babama karşı hissettiklerimi kızımın bana karşı hissetmesini istemedim. Mesela kendimi onları mutlu etmekle yükümlü, mutsuz olduklarında bundan ötürü suçlu hissederdim. Elimden geleni yapmaya çalışır, gelmeyeni de kendime dert ederdim. Üstelik bu öylesine kuvvetli bir duyguydu ki, bunu tüm ailem ve sevdiklerim için de hissetmeye başlamıştım. İşte bu yorucu, yıkıcı ve çok ağırdı. Hiç kimse kimsenin mutluluğundan sorumlu değildir. Herkes kendinden sorumludur. Kendi seçimleri ve değerleri doğrultusunda bir şeyler yaşar ve kimseye kendinden başkasının yardımı kendi kendine yardımı kadar dokunamaz. İşte bunları idrak etmekle biraz daha büyüdüm. Demek ki o yüzden çocuk büyütmek aynı zamanda büyümektir diye bir söz var. Ben bunları çocuk büyütürken idrak ettim. Daha fazla derine girmeden konuya dönmek istiyorum. Çocuklarımıza anne babalarımızın bize davrandığından farklı davranmak, çevremizden gördüklerimiz ve yaşadıklarımızdan farklı hissetmek ve yaşamak suç değil. Daha iyisinin arayışına girmek yanlış değil. Kopya ederek değil, deneyimleyerek daha iyiye gitmek yeni adet değil. Hepsi bir çırpınış, bir adım daha öteye gitme ve güzelleştirme isteğinden ileri gelir.

Çocuklarımıza söz hakkı vermekle, sınır koyma arasında bocalama yaşıyor olabiliriz. Çünkü biz yeni yetiştirme şekline adapte etmeye çalışıyoruz kendimizi. En azından kendi adıma zorluklar yaşadığım konulardan birinin bu olduğunu söyleyebilirim. İsteklerine nereye kadar evet demeli nerede dur demeliyim. Her şeyden önce kuralları önceden koymak ve o kararlarda tutarlı olmak gerekiyor. Bu kuralları koyarken de yalnızca kendi doğrularınız önemli. Sizin çekirdek ailenizin doğruları. Neye ne kadar izin vermeyi uygun görüyor, ne kadarını tolere edebileceğinizi düşünüyorsunuz? Çocukların sınırsızca isteme gibi  durumları vardır. Mesela çocuk her daim oyuncak alınsın isteyebilir. Sizin koyduğunuz kural ayda bir oyuncak almaksa öyle yapacaksınız. Yok daha uzun süreliyse öyle. Kendi harçlığıyla almasını desteklemek istiyorsanız öyle davranacaksınız. Eğer bu konuda bir karar varsa, uygulaması da sıkıntı yaratmamalı. Bu kararı uygularken çocuk ağlayacak ve diretecekse ağlayabilir. Sınırları ve kuralları öğreniyor. Çünkü sınır önceden çizilmiş, çocuk önceden uyarılmıştır. Gerisi onun emrine girmekle girmemek arasında vereceğiniz karardır. Tabii çocuk ağlarken ona nasıl davranacağınız da çok önemli. Öncelikle duygusunu yansıtmalısınız. Ona değer verdiğinizi, ne olursa olsun onu sevdiğinizi göstermelisiniz. Sakin yaklaşıp duygusunu yansıtmak önemli. Şöyle ki "o oyuncağı almak istiyorsun. Keşke alsalar diyorsun." diye onaylamak gerekiyor. Sonra "ama bizim oyuncak alma zamanımız değil". diyerek yanında olmaya devam ederek ağlamasına izin vermek ve bu süreçte yine sakin kalabilmek önemli. Bu ne çocuğu yaralayan bir tutumdur ne de sınırlarınızı ihlal eden. Parktan çıkmak mı istemiyor ya da arkadaşından ayrılıp eve gelmek mi? Başladı ağlamaya diyelim. Önceden karar verilmiş bir zaman limiti olmalı muhakkak. Ve önceden uyarıp gitmemize 10 dakika kaldı diyerek çocuğun kendini hazırlama süresi tanımak. Ondan sonra gelecek ağlamaların bir önemi yok. Siz sadece koyduğunuz kuralları uyguluyor, ve çocuğunuza bunu kavratmaya çalışıyorsunuz. İşler ne zaman sarpa sarıyor? Çocuk ısrarla ağlamaya devam edince anne babanın sabrı taşıyor ve "ağlarsan ağla" ya da "istediğin kadar ağla almayacağız", "gidiyoruz hemen" gibi söylemlerle hem ağlamasını engelleyerek çocuğun yaşadığı duyguyu yaşamasına izin vermiyoruz  hem de öfkemizi kontrol edemeyerek onlara kötü örnek oluyoruz. Bu sakinliği korumak hiç ama hiç kolay değil. Hele ki öğrenilmiş davranışlardan ve tepkilerden kurtulmak hiçkolay değil. İçinizden anneniz babanız çıkabiliyor. Ya da yaşadığınız toplumda gözlemlediğiniz bir başka ebeveyn. Hep gördüğünüz ve alıştığınız tutumlardan farklı bir tutum sergilemek belli kalıpları yıkmayı gerektiriyor. Ve kalıpları yıkmak kolay bir şey değildir.


Çocuk ağlıyorsa ya da mızmızlanıyorsa bunun bir sebebi vardır diyor terapistler. Çocuk bir ihtiyacını gidermek için bunu yapıyordur. Önemli olan bunu anlamak. Bunu anlamak derken, neden ağladığını anlamaktan değil, sebebi olduğunu düşünerek onu anlayışla karşılamaktan bahsediyorum. Ve bunun ne kadar zor olduğunu kendi yaşadıklarımdan biliyorum. İpek'in mızmızlanmasının onun yaradılışı gereği olduğunu ya da bize şımardığı için yaptığını düşünürdüm. Bunun sonucu olarak da haliyle sinirleniyordum. Beni manipule etmesini engellemek için de aldırış etmiyordum. Bazen sakinliğimi koruyamadığım, bağırdığım da oluyordu elbet. Defalarca şunu söylediğim de;" ağlayarak ya da mızmızlanarak istediğini yapamazsın. Bunu öğrenmen gerekir." Peki öğreniyor muydu? Hayır. Çünkü çocuklar sizin konuştuklarınızın -hele de eğer uzun cümlelerse- çok az bir kısmını anlıyorlar. Ve ve  en önemlisi onlara ne söylersek söyleyelim kızmadan bağırmadan ama ciddi bir şekilde söylemek gerekiyor. Biz ise ciddiyetten kızmayı anlıyoruz. Kızınca söylediğimiz bütün o önemli sözlerin kurduğumuz cümlelerin bir önemi kalmıyor. Halbuki aynı cümleleri gözünün içine bakarak ciddi ve tutarlı bir tutumla ama sakin olarak söylesek etkisi çok daha fazla oluyor. Çünkü çocuklarımız bizim kontrolü kaybettiğimizi düşünüp daha çok paniğe kapılıyorlar. Paniğe kapılınca da aynı hareket daha da şiddetle devam ediyor. O yüzden kendi kontrolümüzü sağlamamız çok önemli.

Çocukların sesine kulak vermekten ben bunu anlıyorum. İhtiyacını anlamak ve koyduğumuz sınırlar ve kurallar çerçevesinde sevgiyi hep göstererek, onları  anladığımızı belirterek durumu çözümlemeye çalışırken mutlaka ama mutlaka sakin ve kontrolde kalabilmek.

Sakin kalabilmeyi ve kontrollü olabilmeyi de kendimizi önemseme ve mutlu etme konusunda , çokça örnek aldığım bir başka kitap olan "Bağırmayan Anne Baba Olmak" kitabındaki cümlelere bağlıyorum. Orada da bahsettiği gibi kendi mutlu olmayan bir ebeveyn çocuğuna da çevresine de mutluluk veremez. Şöyle örneklendireyim. Çocuğunuzun hoşunuza gitmeyen bir şey yaptığını ya da inatlaştığını düşünün. Aynı davranışına kendiniz sakin ve mutlu olduğunuz bir anda verdiğiniz tepkiyle, çok yorucu bir gün ya da can sıkıcı bir modda olduğunuzda, sinirli olduğunuz bir anda verdiğiniz tepkiyi düşünün. İkisi de birbirinden farklı değil mi? En azından benim için öyleydi. Aynı şeyi eşimde de gözlemledim. Bu tutarlı bir davranış değildi. Çocuk için kafa karıştırıcı ve anlamsızdı. Demek ki aynı davranışa farklı tepkiler verebiliyorduk. Kendimizi iyi hissettiğimiz zamanlarda daha anlayışla ve sakin yaklaşabiliyorduk. Ve sakin yaklaştığımız her seferinde sorun daha kolay çözülüyordu. Şimdi bir örnek daha vermek istiyorum. Hani kocasına kızıp çocuğunu dövenler vardı ya eskilerden hani mizah konusu olmuştur, aslında nasıl vahim ve ne kadar acı bir gerçek bu bahsettiğimiz. Anne mutlu değilse beklentileri karşılanmamış ve ezilmişse çocuğunu da ezmeye yeltenir. Yaptığının doğruluğunu savunmuyorum elbette ama sebep ve sonuca bakığımızda aynı yere varıyoruz. Kendimize iyi bakmadığımız, kendimizi sevmediğimiz müddetçe, kendimize faydamız dokunmadığı müddetçe başkalarına da iyi davranamaz onlara da iyi gelemeyiz.

Çocuğumuza kulak vermek için önce kendimize kulak verip, sonra da sevgi ve saygıyı ön planda tutarak davranışlarımıza o şekilde yön vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bazen diyorum çok mu düşünüyorum. Çok mu kasıyorum. Sonra diyorum ben buyum. İyi ki de düşünüyorum....

Sağlıcakla, akılla ve mutlulukla kalın.

Sevgilerimle.....

Not: Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Yazım kitaptan alınan fikirlerle birlikte benim kattığım düşüncelerle yazılmıştır.

Tatil Güncesi 3 ( Foça )

Yorum Ekle
Son uğrak yerimiz olan Foça'ya bir kaç sene önce gelmiş 1 gece konaklamış ancak pek tadına varamamıştım. Daha doğrusu tadına varacak bir şey de yok gibi gelmişti. Isınmamıştım hiç. Ancak bu kez ne kadar şirin ve kendine has bir yer olduğunu gördükten sonra fikrim değişti.

Arkadaşların evi eski Foça'da denize çok yakın bir sitedeydi.


 Site olunca haliyle çocukların rahatlıkla dışarıda dolaştığı, oynadığı bir ortam vardı. Ve bu ortam İpek kıza çok yaradı. Anında edinilen arkadaşlarla geçirilen zaman çok kıymetli oldu elbette. Çocukluğumdan biliyorum aynı site içinde edindiğin arkadaşlarla izin alabildikçe çıkıp oynamanın, daha rahat hareket edebilmenin özgürlüğünün tadını. Ben çocukken yazlık evimiz vardı. Yazları hemen hemen bir ay orada kalırdık. Ailem pek izin vermezdi dışarıda olmamıza, sitede oluşan gruplara katılıp zamanın çoğunu onlarla geçirmemize . Ama yine de yazlıkta bir parça daha özgürdük. Hele çocukken parkta, sokakta bütün gün kalabiliyorduk. Hiç eve girmek istemezdik. Denizden gelince evde muhakkak içilen beş çayı ardından, akşam yemeğine kadar dışarıda olma iznimiz vardı. Yemekten sonra, yine site içinde gezilir oynanır, bin bir zorlukla eve girilirdi. Ancak büyüyünce zorlaşmıştı işler. İzinler azalmış dışarı çıkışlar erken saatlerle sınırlandırılmıştı. Hey gidi günler. İlk gençlik günleri başlıklı yazı gelecek yakında demek ki. Neyse bu konuyu burada bırakalım. Dönelim tatilimize

Foça'nın sokakları, evleri, çarşısı insanı sıkmayan bir özenle sıralanmış ve hepsinde adeta bir öykü
var.


 Foça'da gezilecek yerleri ararken, adının nereden geldiğine rastladım. Foça, adını  adalarında yaşayan foklardan ( Phokaia ) almış, günümüze Foça olarak gelmiş. Dolayısıyla foklarıyla ünlü bir yer burası. Peki foklar hala var mı? Buradaki meşhur Siren kayalıkları fokların yerleşik alanıymış. Bu bölgede yüzmek yasakmış çünkü fokların yaşama alanı olduğundan korunmaktaymış. Dünya üzerindeki sayıları yalnızca 400 olan Akdeniz fokları sadece Türkiye, Yunanistan ve kuzey batı Afrika sahillerinde bulunuyormuş.
Siren kayalıklarından Homeros destanında yolunu şaşıran gemilerin çarptıkları kayalar olarak söz ediliyor. Kayalıklar rüzgar ve dalgayla yontula yontula bir mızıka ağzı gibi denize ve rüzgara karşı durup ses vermekteymiş. Bir başka rivayete göre de vakti zamanında karanlık ve fırtınalı havalarda buralardan geçen gemiciler bu sesleri duyup deniz kızlarının yardım istediğine inanıp rotalarını kayalıklara çevirip gemilerinin parçalanmasına sebep olurlarmış.
Burası tekne turlarıyla gidilen bir yer olduğundan bu gidişimizde denk getiremedik. Ancak notumu aldım ve bir dahaki gelişimde yapılacaklar listesine ekledim. :))
Foça'da halen daha bozulmamış bir yapı var. Minik bir sahil kasabası. Bir de efsanesi var ki; bir rivayete göre bir taş varmış burada "karataş" denilen. Ona ayak bastınız mı buraya yeniden geliyormuşsunuz. Ama nerededir kimse bilmiyormuş. Bizim arkadaşlar sanırım bu taşa çokça basmışlar ki yerleşmeye kakar verdiler.

Gezip Gördüklerimiz, Tavsiyeler

Denizini akşam üzeri pek sevdim. Rüzgar dinmiş su ise yumuşacıktı. Üstelik son derece berrak ve deniz altı seyri için çok eğlenceliydi.

Denize girdiğimiz koyun adı Mersinaki koyu. Burada halk plajı da var, özel tesislerin plajları da. Ertesi gün denize girerken özel plajlardan birini tercih ettik. Müzik sesinin dalga sesini bastırmadığı, kalabalık olmayan bir tesisti.

Gezip görülecek yer olarak Beş Kapılar Kalesi'ni not etmiştim. İçerisinde sergiler, festivaller gibi etkinlikler oluyormuş. Biz gittiğimizde bir etkinlik yoktu. Arkadaşlar da bir başka not ettiğim madde olan Kavala cafe'sine gitmekten bahsedince Beş Kapılar Kalesini oradan da görebileceğimizi söylediler. Biz de dıştan bakmakla yetindik bu sefer. Vaktimiz de kısıtlıydı sonuçta. Ne yapabiliyorsak onları yapacaktık.
Kavala Cafe

Biz kahvaltı sonrası kahve içmeye gittik Kavala'ya.  Ama esas gün batımında gidilmesi tavsiye ediliyor. Ama ben o sabahki sessizlik ve güzelliğe de bayıldım. Tam denizin üzeri, şırıl şırıl deniz sesi eşliğinde ortama son derece uygun hafif bir müzik ile, güleryüzlü ve ilgili bir servisle kahvenizi yudumluyorsunuz. Karşınızda manzara. (Beş Kapılar Kalesi de görülüyor.)

Elimde bir de yapmadan dönmeyin listesi vardı.

Yapmadan Dönmeyin

  • Tekne Turu yapmadan ve Siren Kayalıklarını görmeden,
  • Foça sahilde – tercihiniz 5 kapılar kalesi önü olsun – günü batırmadan,
  • Siren kayalıklarının üzerindeki bir tepeden güneşi batırmadan,
  • Foça Antik Kenti’ni gezmeden (Yukarıda saydığımız maddeler),
  • Kavala Cafe’de Eski Antik kente karşı kahvenizi ya da biranızı yudumlarken günü batırmadan,
  • Kozbeyli Köyü’ne gitmeden ve Şakir’in yerinde mola vermeden,
  • Nazmi Usta’da sakızlı dondurma yemeden,
  • Saka Balık Evi’nde taze balık ve bıçak kullanılmadan hazırlanan taze ve organik salatasından yemeden,
  • Mersinaki Koyuna gitmeden dönmeyin.
Tekne turu yapamadık, Siren kayalıklarını göremedik. Sahilde hatta denizde günü batırdık, ancak Beş Kapılar Kalesini uzaktan gördük. Foça'yı gezdik. Kavala Cafe'de kahvemizi yudumladık. Kozbeyli'ye gitmedik. Onu da başka sefere erteledik. Sakızlı dondurma elbette yedik. Mersinaki'de denize girdik. 

Ve tabii ki Saka Balık Evi'ni kesinlikle atlamadık. 
Sıcacık ve güzelliklerle bezenmiş bir dekor
Bıçak kullanılmadan hazırlanan taze ve organik salata
Enfes mezeler eşliğinde dostlarla muhabbet
Güleryüzlü ve ilgili bir servis, samimi bir ortam ve hepsi birbirinden lezzetli tatlarıyla hazırladıkları sofralarıyla Saka Balık Evi favorim oldu. Gidecek olanlar için hiç tereddütsüz tavsiye ederim. 
Foça'dan da bu seferlik bu kadar. 

Tatiliniz ve keyfiniz bol olsun.
Sevgilerimle......




Tatil Güncesi 2 ( Bodrum )

Yorum Ekle
Bodrum'a giderken uğramayı ihmal etmediğimiz bir yer var. Bafa Gölü. Nesi var derseniz o sıcak havada püfür püfür esen cafe restoranı, göl manzarası eşliğinde enfes gözlemeleri yedikten sonra masanıza gelen elinizle beslediğiniz minik serçeleri, gölde izlediğiniz karabatakları ve bu sene ilk kez gördüğümüz özel olarak besledikleri yılan balıkları var. Yılan balığı görmeye gelin diye demiyorum :))) ilginç geldi onu da paylaşayım istedim.
 Bafa Gölü'nden sonra Bodrum'a 1 saat 15 dakika kadar süre kalıyor. O yol da çabucak bitiyor.

Vee Bodrummm
Pazartesi gününü varış ve yerleşme ile geçirerek, akşamında da bir Bodrum akşamı yaparak hasret giderdik. Ancak eşimin hastalanması keyfimizi biraz kaçırmıştı. Sanırım yolda klimayla yapılan seyahat neticesinde ya mikrop almış ya da üşütmüş olacak ki yatak döşek yatar vaziyete geldi. Böylece 3 gün boyunca dinlenerek denize bile giremeyerek geçirdi. Biz de İpek ile baş başa kaldık. Salı günü denizde havuzda bol bol vakit geçirdik. Denize gitmeden önce evde bir konuşma yaptık. İpek'i zapt etmek bazen zor olabiliyor. İstediği şey olmayınca tutturduğu bazı şeyler oluyor. Bu durumla mücadele etmek de epey yorucu. Bu yüzden öncesinde esaslı ve kararlı bir konuşma yaptım. Şöyle ki; İpek -ki eminim bir çok çocuk- önceden planlı olarak geçirilecek zamanı anlattığınızda ve verilecek izinleri, süreleri birlikte kararlaştırdığınızda çok güzel uyum sağlayabiliyor. Peki bazen ne oluyor da olmuyor? Planlanmamış durumlar, ve birden gelişen olaylar da var tabii. Ayrıca hangi çocuk her zaman aynı harekette bulunuyor ki? Öncelikle günü nasıl geçireceğimizi anlattım. Sırasıyla yapacaklarımızdan bahsettim. Deniz ve dinlenme zamanını, havuza girme sürelerini, yiyeceklerimize kadar her şeyi söyledim. O da hepsine tamam diyerek söylediklerimi kabul etti. Ve günümüz gayet sorunsuz, her iki taraf da memnun bir şekilde bitti.
Çarşamba günü Ömer hala iyileşmeyince kızımla ben bu kez de başka sahillere gidelim dedik. Lugga beach hoş bir mekan. Aynı zamanda otel. Biz beğendik. Orada da eğlendik ve İpiko beni yine üzmedi.




Perşembe bizim evlilik yıldönümümüzdü. Gündüz biz yine İpikoyla ikili olarak takılarak denize gittik.


 Akşam için program yapmıştık zaten. Ömer gündüz biraz daha dinlensin diye onu evde bırakarak otelde yüzmeye gittik. Akşam planımız Bodrum Harem restoranda yemek yemekti.( Bodrum'da uğranacak yemek yenecek mekan olarak önerebilirim.)
Balığını, kalamarını afiyetle yedikten sonra bizim miniğin uyku geldi. Geçen seneden alışkanlık biz de koltukta uyumasına izin verdik. İlk kez geçen yaz başladığımız sandalye birleştirip bebe uyutmaca olayına bu sene de devam ettik tabii ki. Ama nasıl da keyifle uyudu maşallah :)))))
 Gayet hoş bir yemek ve akşamın ardından eve geldik. Henüz yatmamıştık ki o şiddetli depremle sarsıldık. Biz o esnada salonda oturuyorken İpek'imiz yatak odasında uyuyordu. Ben ilk sarsıntıyı hisseder hissetmez yatak odasına doğru yol aldım. Ömer de o sırada kapıyı açayım diye yönelmiş ama sokak kapısını bir türlü açamamış çünkü o sırada anahtar deliğini görememiş çünkü bir an elektrik de gitmiş. Ve sarsıntının devamı daha şiddetli olmuş. Ömer "Zor yürüdüm ben. Sen nasıl yatak odasına gidebildin" deyince, "Ben o sırada uçuyordum. Yürümüyordum ki" diye cevap verdim. Çünkü aklımda olan tek şey İpek'i odadan almaktı. Ama yataktan İpek'i alışım kolay olmadı. Öyle bir sallanıyordu ki, bir an "çıkabilecek miyiz acaba" diye düşündüm sanırım. Hızla dışarıya doğru kucağımda İpek ile çıktım. Hemen arabaya yöneldik. Elimde sıkı sıkı tuttuğum telefonla belki daha sonra bize ulaşamayacaklarını düşündüğüm yakınlarımız için mesaj gönderdim "biz iyiyiz" diye. Ellerimin titrediğini ve kendimi dışarı attığımız için rahatladığımı hatırlıyorum. Sosyal medya ile kısa süre içinde depremin nerede ve kaç şiddetinde olduğunu öğrendik. Merkezi epey yakınımızda olduğundan çok çok şiddetli hissetmiştik. Arabanın içinde sabah saat dörde kadar kaldık. İpek'im de Allah'tan hiç uyanmamıştı. Artık içeri girelim dedik. Bense kapıya yakın olma içgüdüsüyle odaya geçmektense salonda kalmayı tercih ederek İpek'i de alıp içeri geçtik.  Ancak daha sonra uyanıp yatak odasına gitmek isteyince kızımız, biz de mecburen o tarafa geçtik ama tedirginlik sürüyordu. Zira ardı arkası kesilmeyen artçı sarsıntılar devam ediyordu. Kendimizi telkin edecek cümleler kuruyordum, "Deprem normal bir olaydır. Zaten şiddetlisi oldu. Daha şiddetlisi olmaz. Hem zaten ev sağlam." falan filan diye sonra o ürkütücü sesle birlikte bir geliyor sarsıntı "dınk" diye kalıyorduk. Ne telkin ne bir şey.... Sabahı sabah ettik. İki ya da üç saat uyumuştuk ki İpek uyandı ve tabii ki biz de.

Deprem haberlerinin sosyal medyada yer almasıyla herkeslerin Bodrum'da olduğunu gördük :))))
Hatta İstanbul'da rastlaşamadığımız yurt dışından ziyarete gelen arkadaşlarımızla da bu sayede- yani deprem haberleri ve yer bildirimleri paylaşımı sırasında, tam olarak aynı bölgede hatta çok yakın olduğumuzu öğrenince- buluştuk. Kaldıkları otele gittik.

Dolayısıyla ertesi gün yani Cuma günü yeniden kaldığımız yerden devam ettik. Yavaş yavaş normale dönüyorduk. Alışmış mıydık? Hayır. Sarsıntıları hala zaman zaman hissediyorduk. Ama yine de bir şekilde normale dönmeliydik.

Cumartesi günü için önceden plan yapmıştık. Yunan adaları turumuz olacaktı. Tüm işlemler yapılmış ücret ödenmişti. Ancak deprem sonrası hele ki Kos adasında epey hasar olunca turumuz oraya gitmeyecekti. Diğer iki adaya da ( Rodos ve Symi ) doğrudan sefer yoktu. Biz de en doğrusunun turu iptal etmek olduğuna karar verdik. Planlar alt üst olunca kalakaldık mi. Yeni bir plan mı yapsak derken haliyle keyifsizlikten onu da boş verip Bodrum da devam edelim tatile dedik. Ve biraz da Bodrum keşfi yaptık. Deprem sonrası Bodrum'dan geri dönüş yapanlar olmuş, bazıları tatillerini yarıda kesmişti. Belki de sürekli artçıları hissetmekten tedirgin olup tadı kaçanlar oldu. Açıkçası ben Bodrum'un o an için her yerden güvenli olduğunu düşünüp, hele hele deprem riskinin en çok olduğu yerlerden biri olan İstanbul'a dönmeyi aklımdan bile geçirmemiştim. 

Bodrum'da yeni yerler keşfimize Pazartesi akşamı başladık. O kadar Bodrum'a gelip Gümüşlük'e gitmemiş biri olarak bu eksikliği gidermek için derhal bir plan yaparak akşam yemeğimiz için bir yer buldum. "Soğan Sarımsak".( Ayrıntılar için tıklayınız.) Öyle sıcak öyle hoş bir mekandı ki hem gün batımını izleme hem de harika menülerinden tatma imkanı bulduk. Manzara da lezzetler de enfesti.

Bodrum'da kahvaltı etmek istersek nerelere gidelim diye bir araştırma yapınca karşıma Ortakent'te bahçe içinde, içinde sular akan, hayvanların olduğu, mükellef kahvaltı veren bir yer çıktı. Adı da "Rüzgarlı Bahçe". Ancak mekana gittiğimizde gördüklerimiz, kurumuş bir dere, bir kaç kedi, boş masalar ve bakımsız bir bahçeydi. Girmemizle çıkmamız bir oldu.
Neyse ki biraz ileride hakikaten hoş bahçesi ve gayet iyi kahvaltısı olan bir yer bulduk. "Bodrum Tadında" adı. Beğenmezseniz ödemeyin şeklinde kendinden emin bir yaklaşımla bizi buyur eden mekan sahibi hemen bize yer gösterip kahvaltıyı hazırlattı.
Sevdiğim Ege kahvaltılarından bol otlu, peynirli, taze ve lezzetli .....
Hamağımız bile vardı. :))

Akşamında istikamet Gündoğan oldu. Orada da bir kaç mekan belirledim. Gündoğanda restoranlar zaten sahil kenarında sıra sıra dizilmiş, seçim yapmanızı kolaylaştıracak bir şekilde konuşlanmış.

Benim aklımdaki yer meşhur midyeci Şehmuz Usta'nın yeriydi. Güzel de bir teras yapmışlar. 
Ben midye sevmiyorum. Ama buranın kalamar ızgara ve tavasını da övüyorlardı. O yüzden ben tercihimi kalamardan yana kullanırken, eşim midye tavasını denedi. 

Menülerin orjinalliği.....


 Geceyi meşhur Bitez dondurmacıda bitirdik. Yemeden dönmeyin dedikleri dondurmalarından balbadem, tahin, karadut ve mandalinayı tabii ki değerlendirdim. Çikolata ve damla sakızlıyı da unutmadım tabii :))))

Yunan adaları olmamıştı ama Bodrum'u gezmek, daha önce gitmediğimiz yerleri görmek de çok keyifliydi. Ancak garip ve komik olan bizim ikinci kez planlayıp da gidemeyişimizdi. Geçen yaz da aynı programla Bodrum'dan sonra Yunan adalarına geçecektik. Ne oldu? 15 Temmuz....Bu sene deprem.... Neyse... Ne diyelim? Sağlık olsun. Vardır her şeyde bir hayır. Bizim bu bahtsızlığımızla epey dalga geçildi tabii. "Siz tatile çıkmayın. Yer yerinden oynuyor. Oturun oturduğunuz yerde insanlara bir rahat verin" şeklinde cümlelerle bizi yıldırmaya çalışsalar da :)))) ben şansımızın üçüncü teşebbüste döneceğini düşünüyorum. 

Bodrum'dan ayrılınca İstanbul'a dönmeden önce bir uğrak yerimiz daha oldu. Orası da iki yıldır denk getirip ziyarete gidemediğimiz, İstanbul'dan yeni göç edip Foça'ya yerleşen arkadaşlarımızın eviydi. 
( Demek ki üçüncü de tutturuyoruz....!! )

Foça anılarımızı ve gezilecek yerlerini de bir başka yazıda kaleme alayım müsaadenizle....

Sevgiyle ve sağlıcakla kalın........