Ekim Ayı İçin Seçtiklerim

Yorum Ekle

Ben bu yazıları yazmayı çok seviyorum. Biliyorum siz de seviyorsunuz. Bir çok şey öğrendik diyorsunuz. Benim de çok hoşuma gidiyor yazdıklarımdan birilerinin faydalanması. Neden hatırlatmıyorsunuz? Ne güzel her ay yazıyordum bir ara. O ay için derlediklerimi, gezdiklerimi, okuduklarımı, duyduklarımı paylaşıyordum. Şimdiye kadar hep olumlu eleştiriler aldım bu paylaşımım için. Madem öyle ben de devam edeyim diyorum. Her paylaştığım muhakkak o ay ile ilgili olmayabiliyor. Ben yalnızca her ay derlenecek yazılarımı paylaşımlarımı toparlıyuorum. Misal, Bienale Eylül ayında gittim ama bu ay paylaşacağım. Ya da tavsiye edeceğim kitabı daha önce okumuş olabilirim ama bu ay için bahsetmeye karar veriyorum gibi.

O halde buyurunuz keyifli okumalara ve birlikte paylaşmaya...



Kitap

İkinci kez okuduğum ve belki de daha önce tavsiye ettiğim bir kitap. O kadar çok şey öğrendim ve benimsedim ki kendi düşünce ve yorumlarımı kattığım bir yazı bile yazdım kitapla ilgili. 


Film

Her ay sinemaya gidemiyorum. Hele yaz aylarında gerek tatil yapmak ve gezmekten, gerekse açık hava sineması değilse kapalı yere gitmeyi istememekten dolayı pek tercih etmiyorum. Bu yüzden evde ya da sinemada izlediğim filmleri paylaşmaya devam edeceğim. Bu seferki tavsiyem internette   yasal olarak kullanılan online film izleme sitesi cokeandcorn  da izlediğim bir filmden bahsedeyim. 
Orjinal adı "Theory Of Everything" Fizikçi Stephen Hawking'in hayatının konu edildiği filmde başarılı bir senaryo, harika bir oyunculuk izleyeceksiniz. Cokeandcorn'da yer alan -maalesef her istediğiniz filmi bulamıyorsunuz- filmleri farklı seçeneklerde izleyebiliyorsunuz. Her filmde her seçenek olmuyor ama mesela İngilizce altyazılı ya da Türkçe altyazılı ya da Türkçe dublaj olarak alternatifler olabiliyor. Bizim tercihimiz İngilizce dinleyip İngilizce altyazı izlemek . İngilizcesini geliştirmek isteyenler için de güzel bir seçenek. Hmm hatta ben öğrencilerime de bundan bahsedeyim. Pratik yapmaları için de faydalı bir yöntem.  

Tiyatro

39 Basamak

Geçen sezon sonu gittiğim bir oyundu. Zorlu PSM'de gösterimdeydi. Mayıs ayındaki son oyunlardan birini yakaladım ve gittim. Hem oyuncular pek sevdiklerim, hem de komik, heyecanlı, hareketli, çılgın bir casusluk serüveni, dinamik bir aksiyon, binbir kalıba giren oyuncularla bezenmiş bir hikaye var. Bu sezon da gösterimde olan oyunun biletlerini biletix'ten temin edebilirsiniz. Ayrıca Zorlu PSM'de de gösterimde olacak oyunun biletleri için burayı tıklayabilirsiniz.


Etkinlik
Tap dance workshop

La La Land filmini duymuşsunuzdur. En iyi kadın oyuncu ve en iyi yönetmen oscar ödülü başta olmak üzere bir çok ödüle sahip olan filmin konusu ise; sanat tutkunu iki insanın hayallerini gerçekleştirme yolunda ilerlemeleri, bu iki insanın yollarının kesişmesi ve romantik müzikal modern zamana adanmış bir Hollywood masalı. Neyse film etkinliğini anlatacakken filmi anlatmaya başladım. Filmde harika müzikler eşliğinde tap dance yapıyorlar. Ve bu dans benim çocukluğumdan beri ilgi duyduğum, o siyah beyaz filmleri izlerken hayran olduğum bir danstı. Geçtiğimiz haftalarda Zorlu PSM, filmin Oscarlı müziklerini La La Land in Concert olarak gösterime sundu. Yan etkinlikler olarak da La La Land tap dance atölyesi koymuştu. Bunu görür görmez biletimi alıp & Ekim'de Sky Lounge'da yerimi aldım. Ve müthiş keyifli iki saatlik çalışma ile hayallerimden birini gerçekleştirdim. Ayrıca kurs olarak başlamayı da düşünüyor olabilirim. :)))))


Bienal 2017
Bienal İstanbul 2017, Eylül ayında başladı. Ben de Eylül sonlarında Galata Rum Okulun'ndaki bienali gezdim. 

Buraya birbirinden güzel fotoğraflar ekleyecektim. Ancak yanlışlıkla sildim :(  Şunu söyleyebilirim ki çok farklı ve ilgi çekici bir sergiydi. Bienal sona ermeden diğer yerlerde de gitmeyi planlıyorum. Oralarda çektiklerimi yayınlarım artık.


Mekan Keşfi

Fındıklı'da bir cafe. 
Bienalden çıktıktan sonra Fındıklı'ya doğru yürürken arkadaşımın tavsiyesiyle tam deniz kenarında bir cafede oturduk. Ama tam denizin üstü. Nasıl keyifli bir yer anlatamam. Adını hatırlamıyorum ancak, Mimar Sinan Üniversitesi'ni az geçince parkın içinden geçerek gidebiliyorsunuz. Bulunmayacak yer değil yani.

Bu aylık da bu kadar. 

Umarım paylaşımlarımı beğenirsiniz ve yorumlarınızı da alırım.
Sevgilerimle...






Çocuğunuzun Sesine Kulak Veriyor Musunuz?

3 Yorum



Bazen evet, bazen hayır.

Başlık, şu aralar ikinci kez okuduğum Aletha J. Solter'ın "Çocuğunuza Kulak Verin" adlı kitabından. Şimdi kimilerine göre çocuk yetiştirmek kitapla olmaz. "Her şey orada yazıldığı gibi değildir". "Biz öyle mi yetiştik?". "Yabancı kitaplardaki eğitim sistemi bize uymaz". "Sen öyle büyümedin de ne oldu?" "En doğru bilgi iç sesindir."....gibi gibi çoook daha uzatabileceğim bir listeyle insanlardan gelen düşünceler ve hatta eleştirileri buraya yazabilirim. Eh artık ben de bir cevap vermek istiyorum...Ya da kendi fikrimi ifade edip rahatlamak istiyorum.

Öncelikle ve elbette her şey kitapta yazıldığı gibi değildir. Zaten o kitabı okumak harfiyen her denileni yerine getirmek demek değildir ki. Ayrıca her kitabı, her işin uzmanıyım diyeni ya da her "bu işin doğrusu budur" tarzında yaklaşanı dikkate almıyorsunuz ki. Bir kere kitap okumak başlı başına yeni bir pencere açmaktır beyninde. Hele bir de okuduğunuz kitap, gerçekten konunun uzmanlarınca yazılmış veya danışılmış ise, öğüt verir tarzında değil, bilimsel açıklamalarla destekli ise, "bir de bu açıdan bakın" yaklaşımında ise, işte o kitap okunmaya değerdir diye düşünüyorum. O yüzden kitap seçimi konusunda titiz davranıyorum. Hepsinde ortak bir anlatıma ve belli sonuçlara rastlıyorsam yine doğru yolda olduğumu anlıyorum. Bir de o iç ses var ya işte o iç ses, bana doğru seçim yaptığımı söylüyor.

*"Siz öyle yetişmediniz". Ben de öyle yetişmedim. Buna verecek bir kaç cevabım var. Birincisi aynı zamanlardan bahsetmiyoruz. Her şey değişim gösterir. Kaldı ki teknolojik gelişmelerden sonra bu değişim inanılmaz bir süratle olmaya başladı. Hızına yetişemiyoruz. Bu hız içinde yetiştirmekte olduğumuz çocukları nasıl eski usullere ve terbiyeye göre yetiştirebiliriz ki? Biliyorum bazı şeyler değişmez ama bazı şeyler de değişir. İkincisi hepimizde çeşitli eksiklikler yok mu? Bir kere milletçe mutsuzuz. Ben demiyorum. Araştırmalar bunu göstermiyor mu? Oldukça kendine güveni eksik bir toplum değil miyiz? Özgünlükten uzak, biraz tembel, biraz hırçın ve epey şiddet eğilimli bir toplum değil miyiz? Peki toplum olarak bu kadar eksiğimiz varken, demek ki doğru olmayan bir şeyler var. Bir insan yetiştirmek bir toplum yetiştirmektir. Senin benim çocuğum oluşturacak ilerde bu toplumu. Peki bir şeylerin değişme zamanı gelmedi mi?

*"Yabancı toplum için doğru olanlar bize uymaz". Aslına bakacak olursak, ortak doğrular, genel gerçekler vardır insandan insana değişmeyen. Bunun toplumla bir ilgisi yoktur. Çocuğa hak tanımak, ona saygı göstermek, çocuğun söz hakkı olması, bazı kararları onlara bırakmak rahatsız edici mi geliyor? Ne var bizim topluma uymayan? Aile yapısı derseniz evet biz toplum olarak çok daha birbirine bağlıyız belki. Tamam peki. Buna engel değil ki yetiştiriş tarzın ve bağlılığın. Ama bağımlılık diyorsanız evet o farklı bir şey. Bizde bağlılıktan çok bağımlılık vardır. Ki bu da hiç doğru bir şey değil, hatta oldukça zarar verici ve travmatiktir.  Çocuğunuz kanınız canınız dünyanız da olsa, o ayrı bir birey. Öncelikle bunu anlamak ve kabullenmek gerekir. Ben uzun bir süreç sonunda bunu anlayıp kabullendim. Ben de bağımlı bir çocuktum diye düşünüyorum. Kendimden ayrı düşünemediğim anne ve babama karşı hissettiklerimi kızımın bana karşı hissetmesini istemedim. Mesela kendimi onları mutlu etmekle yükümlü, mutsuz olduklarında bundan ötürü suçlu hissederdim. Elimden geleni yapmaya çalışır, gelmeyeni de kendime dert ederdim. Üstelik bu öylesine kuvvetli bir duyguydu ki, bunu tüm ailem ve sevdiklerim için de hissetmeye başlamıştım. İşte bu yorucu, yıkıcı ve çok ağırdı. Hiç kimse kimsenin mutluluğundan sorumlu değildir. Herkes kendinden sorumludur. Kendi seçimleri ve değerleri doğrultusunda bir şeyler yaşar ve kimseye kendinden başkasının yardımı kendi kendine yardımı kadar dokunamaz. İşte bunları idrak etmekle biraz daha büyüdüm. Demek ki o yüzden çocuk büyütmek aynı zamanda büyümektir diye bir söz var. Ben bunları çocuk büyütürken idrak ettim. Daha fazla derine girmeden konuya dönmek istiyorum. Çocuklarımıza anne babalarımızın bize davrandığından farklı davranmak, çevremizden gördüklerimiz ve yaşadıklarımızdan farklı hissetmek ve yaşamak suç değil. Daha iyisinin arayışına girmek yanlış değil. Kopya ederek değil, deneyimleyerek daha iyiye gitmek yeni adet değil. Hepsi bir çırpınış, bir adım daha öteye gitme ve güzelleştirme isteğinden ileri gelir.

Çocuklarımıza söz hakkı vermekle, sınır koyma arasında bocalama yaşıyor olabiliriz. Çünkü biz yeni yetiştirme şekline adapte etmeye çalışıyoruz kendimizi. En azından kendi adıma zorluklar yaşadığım konulardan birinin bu olduğunu söyleyebilirim. İsteklerine nereye kadar evet demeli nerede dur demeliyim. Her şeyden önce kuralları önceden koymak ve o kararlarda tutarlı olmak gerekiyor. Bu kuralları koyarken de yalnızca kendi doğrularınız önemli. Sizin çekirdek ailenizin doğruları. Neye ne kadar izin vermeyi uygun görüyor, ne kadarını tolere edebileceğinizi düşünüyorsunuz? Çocukların sınırsızca isteme gibi  durumları vardır. Mesela çocuk her daim oyuncak alınsın isteyebilir. Sizin koyduğunuz kural ayda bir oyuncak almaksa öyle yapacaksınız. Yok daha uzun süreliyse öyle. Kendi harçlığıyla almasını desteklemek istiyorsanız öyle davranacaksınız. Eğer bu konuda bir karar varsa, uygulaması da sıkıntı yaratmamalı. Bu kararı uygularken çocuk ağlayacak ve diretecekse ağlayabilir. Sınırları ve kuralları öğreniyor. Çünkü sınır önceden çizilmiş, çocuk önceden uyarılmıştır. Gerisi onun emrine girmekle girmemek arasında vereceğiniz karardır. Tabii çocuk ağlarken ona nasıl davranacağınız da çok önemli. Öncelikle duygusunu yansıtmalısınız. Ona değer verdiğinizi, ne olursa olsun onu sevdiğinizi göstermelisiniz. Sakin yaklaşıp duygusunu yansıtmak önemli. Şöyle ki "o oyuncağı almak istiyorsun. Keşke alsalar diyorsun." diye onaylamak gerekiyor. Sonra "ama bizim oyuncak alma zamanımız değil". diyerek yanında olmaya devam ederek ağlamasına izin vermek ve bu süreçte yine sakin kalabilmek önemli. Bu ne çocuğu yaralayan bir tutumdur ne de sınırlarınızı ihlal eden. Parktan çıkmak mı istemiyor ya da arkadaşından ayrılıp eve gelmek mi? Başladı ağlamaya diyelim. Önceden karar verilmiş bir zaman limiti olmalı muhakkak. Ve önceden uyarıp gitmemize 10 dakika kaldı diyerek çocuğun kendini hazırlama süresi tanımak. Ondan sonra gelecek ağlamaların bir önemi yok. Siz sadece koyduğunuz kuralları uyguluyor, ve çocuğunuza bunu kavratmaya çalışıyorsunuz. İşler ne zaman sarpa sarıyor? Çocuk ısrarla ağlamaya devam edince anne babanın sabrı taşıyor ve "ağlarsan ağla" ya da "istediğin kadar ağla almayacağız", "gidiyoruz hemen" gibi söylemlerle hem ağlamasını engelleyerek çocuğun yaşadığı duyguyu yaşamasına izin vermiyoruz  hem de öfkemizi kontrol edemeyerek onlara kötü örnek oluyoruz. Bu sakinliği korumak hiç ama hiç kolay değil. Hele ki öğrenilmiş davranışlardan ve tepkilerden kurtulmak hiçkolay değil. İçinizden anneniz babanız çıkabiliyor. Ya da yaşadığınız toplumda gözlemlediğiniz bir başka ebeveyn. Hep gördüğünüz ve alıştığınız tutumlardan farklı bir tutum sergilemek belli kalıpları yıkmayı gerektiriyor. Ve kalıpları yıkmak kolay bir şey değildir.


Çocuk ağlıyorsa ya da mızmızlanıyorsa bunun bir sebebi vardır diyor terapistler. Çocuk bir ihtiyacını gidermek için bunu yapıyordur. Önemli olan bunu anlamak. Bunu anlamak derken, neden ağladığını anlamaktan değil, sebebi olduğunu düşünerek onu anlayışla karşılamaktan bahsediyorum. Ve bunun ne kadar zor olduğunu kendi yaşadıklarımdan biliyorum. İpek'in mızmızlanmasının onun yaradılışı gereği olduğunu ya da bize şımardığı için yaptığını düşünürdüm. Bunun sonucu olarak da haliyle sinirleniyordum. Beni manipule etmesini engellemek için de aldırış etmiyordum. Bazen sakinliğimi koruyamadığım, bağırdığım da oluyordu elbet. Defalarca şunu söylediğim de;" ağlayarak ya da mızmızlanarak istediğini yapamazsın. Bunu öğrenmen gerekir." Peki öğreniyor muydu? Hayır. Çünkü çocuklar sizin konuştuklarınızın -hele de eğer uzun cümlelerse- çok az bir kısmını anlıyorlar. Ve ve  en önemlisi onlara ne söylersek söyleyelim kızmadan bağırmadan ama ciddi bir şekilde söylemek gerekiyor. Biz ise ciddiyetten kızmayı anlıyoruz. Kızınca söylediğimiz bütün o önemli sözlerin kurduğumuz cümlelerin bir önemi kalmıyor. Halbuki aynı cümleleri gözünün içine bakarak ciddi ve tutarlı bir tutumla ama sakin olarak söylesek etkisi çok daha fazla oluyor. Çünkü çocuklarımız bizim kontrolü kaybettiğimizi düşünüp daha çok paniğe kapılıyorlar. Paniğe kapılınca da aynı hareket daha da şiddetle devam ediyor. O yüzden kendi kontrolümüzü sağlamamız çok önemli.

Çocukların sesine kulak vermekten ben bunu anlıyorum. İhtiyacını anlamak ve koyduğumuz sınırlar ve kurallar çerçevesinde sevgiyi hep göstererek, onları  anladığımızı belirterek durumu çözümlemeye çalışırken mutlaka ama mutlaka sakin ve kontrolde kalabilmek.

Sakin kalabilmeyi ve kontrollü olabilmeyi de kendimizi önemseme ve mutlu etme konusunda , çokça örnek aldığım bir başka kitap olan "Bağırmayan Anne Baba Olmak" kitabındaki cümlelere bağlıyorum. Orada da bahsettiği gibi kendi mutlu olmayan bir ebeveyn çocuğuna da çevresine de mutluluk veremez. Şöyle örneklendireyim. Çocuğunuzun hoşunuza gitmeyen bir şey yaptığını ya da inatlaştığını düşünün. Aynı davranışına kendiniz sakin ve mutlu olduğunuz bir anda verdiğiniz tepkiyle, çok yorucu bir gün ya da can sıkıcı bir modda olduğunuzda, sinirli olduğunuz bir anda verdiğiniz tepkiyi düşünün. İkisi de birbirinden farklı değil mi? En azından benim için öyleydi. Aynı şeyi eşimde de gözlemledim. Bu tutarlı bir davranış değildi. Çocuk için kafa karıştırıcı ve anlamsızdı. Demek ki aynı davranışa farklı tepkiler verebiliyorduk. Kendimizi iyi hissettiğimiz zamanlarda daha anlayışla ve sakin yaklaşabiliyorduk. Ve sakin yaklaştığımız her seferinde sorun daha kolay çözülüyordu. Şimdi bir örnek daha vermek istiyorum. Hani kocasına kızıp çocuğunu dövenler vardı ya eskilerden hani mizah konusu olmuştur, aslında nasıl vahim ve ne kadar acı bir gerçek bu bahsettiğimiz. Anne mutlu değilse beklentileri karşılanmamış ve ezilmişse çocuğunu da ezmeye yeltenir. Yaptığının doğruluğunu savunmuyorum elbette ama sebep ve sonuca bakığımızda aynı yere varıyoruz. Kendimize iyi bakmadığımız, kendimizi sevmediğimiz müddetçe, kendimize faydamız dokunmadığı müddetçe başkalarına da iyi davranamaz onlara da iyi gelemeyiz.

Çocuğumuza kulak vermek için önce kendimize kulak verip, sonra da sevgi ve saygıyı ön planda tutarak davranışlarımıza o şekilde yön vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bazen diyorum çok mu düşünüyorum. Çok mu kasıyorum. Sonra diyorum ben buyum. İyi ki de düşünüyorum....

Sağlıcakla, akılla ve mutlulukla kalın.

Sevgilerimle.....

Not: Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Yazım kitaptan alınan fikirlerle birlikte benim kattığım düşüncelerle yazılmıştır.

Tatil Güncesi 3 ( Foça )

Yorum Ekle
Son uğrak yerimiz olan Foça'ya bir kaç sene önce gelmiş 1 gece konaklamış ancak pek tadına varamamıştım. Daha doğrusu tadına varacak bir şey de yok gibi gelmişti. Isınmamıştım hiç. Ancak bu kez ne kadar şirin ve kendine has bir yer olduğunu gördükten sonra fikrim değişti.

Arkadaşların evi eski Foça'da denize çok yakın bir sitedeydi.


 Site olunca haliyle çocukların rahatlıkla dışarıda dolaştığı, oynadığı bir ortam vardı. Ve bu ortam İpek kıza çok yaradı. Anında edinilen arkadaşlarla geçirilen zaman çok kıymetli oldu elbette. Çocukluğumdan biliyorum aynı site içinde edindiğin arkadaşlarla izin alabildikçe çıkıp oynamanın, daha rahat hareket edebilmenin özgürlüğünün tadını. Ben çocukken yazlık evimiz vardı. Yazları hemen hemen bir ay orada kalırdık. Ailem pek izin vermezdi dışarıda olmamıza, sitede oluşan gruplara katılıp zamanın çoğunu onlarla geçirmemize . Ama yine de yazlıkta bir parça daha özgürdük. Hele çocukken parkta, sokakta bütün gün kalabiliyorduk. Hiç eve girmek istemezdik. Denizden gelince evde muhakkak içilen beş çayı ardından, akşam yemeğine kadar dışarıda olma iznimiz vardı. Yemekten sonra, yine site içinde gezilir oynanır, bin bir zorlukla eve girilirdi. Ancak büyüyünce zorlaşmıştı işler. İzinler azalmış dışarı çıkışlar erken saatlerle sınırlandırılmıştı. Hey gidi günler. İlk gençlik günleri başlıklı yazı gelecek yakında demek ki. Neyse bu konuyu burada bırakalım. Dönelim tatilimize

Foça'nın sokakları, evleri, çarşısı insanı sıkmayan bir özenle sıralanmış ve hepsinde adeta bir öykü
var.


 Foça'da gezilecek yerleri ararken, adının nereden geldiğine rastladım. Foça, adını  adalarında yaşayan foklardan ( Phokaia ) almış, günümüze Foça olarak gelmiş. Dolayısıyla foklarıyla ünlü bir yer burası. Peki foklar hala var mı? Buradaki meşhur Siren kayalıkları fokların yerleşik alanıymış. Bu bölgede yüzmek yasakmış çünkü fokların yaşama alanı olduğundan korunmaktaymış. Dünya üzerindeki sayıları yalnızca 400 olan Akdeniz fokları sadece Türkiye, Yunanistan ve kuzey batı Afrika sahillerinde bulunuyormuş.
Siren kayalıklarından Homeros destanında yolunu şaşıran gemilerin çarptıkları kayalar olarak söz ediliyor. Kayalıklar rüzgar ve dalgayla yontula yontula bir mızıka ağzı gibi denize ve rüzgara karşı durup ses vermekteymiş. Bir başka rivayete göre de vakti zamanında karanlık ve fırtınalı havalarda buralardan geçen gemiciler bu sesleri duyup deniz kızlarının yardım istediğine inanıp rotalarını kayalıklara çevirip gemilerinin parçalanmasına sebep olurlarmış.
Burası tekne turlarıyla gidilen bir yer olduğundan bu gidişimizde denk getiremedik. Ancak notumu aldım ve bir dahaki gelişimde yapılacaklar listesine ekledim. :))
Foça'da halen daha bozulmamış bir yapı var. Minik bir sahil kasabası. Bir de efsanesi var ki; bir rivayete göre bir taş varmış burada "karataş" denilen. Ona ayak bastınız mı buraya yeniden geliyormuşsunuz. Ama nerededir kimse bilmiyormuş. Bizim arkadaşlar sanırım bu taşa çokça basmışlar ki yerleşmeye kakar verdiler.

Gezip Gördüklerimiz, Tavsiyeler

Denizini akşam üzeri pek sevdim. Rüzgar dinmiş su ise yumuşacıktı. Üstelik son derece berrak ve deniz altı seyri için çok eğlenceliydi.

Denize girdiğimiz koyun adı Mersinaki koyu. Burada halk plajı da var, özel tesislerin plajları da. Ertesi gün denize girerken özel plajlardan birini tercih ettik. Müzik sesinin dalga sesini bastırmadığı, kalabalık olmayan bir tesisti.

Gezip görülecek yer olarak Beş Kapılar Kalesi'ni not etmiştim. İçerisinde sergiler, festivaller gibi etkinlikler oluyormuş. Biz gittiğimizde bir etkinlik yoktu. Arkadaşlar da bir başka not ettiğim madde olan Kavala cafe'sine gitmekten bahsedince Beş Kapılar Kalesini oradan da görebileceğimizi söylediler. Biz de dıştan bakmakla yetindik bu sefer. Vaktimiz de kısıtlıydı sonuçta. Ne yapabiliyorsak onları yapacaktık.
Kavala Cafe

Biz kahvaltı sonrası kahve içmeye gittik Kavala'ya.  Ama esas gün batımında gidilmesi tavsiye ediliyor. Ama ben o sabahki sessizlik ve güzelliğe de bayıldım. Tam denizin üzeri, şırıl şırıl deniz sesi eşliğinde ortama son derece uygun hafif bir müzik ile, güleryüzlü ve ilgili bir servisle kahvenizi yudumluyorsunuz. Karşınızda manzara. (Beş Kapılar Kalesi de görülüyor.)

Elimde bir de yapmadan dönmeyin listesi vardı.

Yapmadan Dönmeyin

  • Tekne Turu yapmadan ve Siren Kayalıklarını görmeden,
  • Foça sahilde – tercihiniz 5 kapılar kalesi önü olsun – günü batırmadan,
  • Siren kayalıklarının üzerindeki bir tepeden güneşi batırmadan,
  • Foça Antik Kenti’ni gezmeden (Yukarıda saydığımız maddeler),
  • Kavala Cafe’de Eski Antik kente karşı kahvenizi ya da biranızı yudumlarken günü batırmadan,
  • Kozbeyli Köyü’ne gitmeden ve Şakir’in yerinde mola vermeden,
  • Nazmi Usta’da sakızlı dondurma yemeden,
  • Saka Balık Evi’nde taze balık ve bıçak kullanılmadan hazırlanan taze ve organik salatasından yemeden,
  • Mersinaki Koyuna gitmeden dönmeyin.
Tekne turu yapamadık, Siren kayalıklarını göremedik. Sahilde hatta denizde günü batırdık, ancak Beş Kapılar Kalesini uzaktan gördük. Foça'yı gezdik. Kavala Cafe'de kahvemizi yudumladık. Kozbeyli'ye gitmedik. Onu da başka sefere erteledik. Sakızlı dondurma elbette yedik. Mersinaki'de denize girdik. 

Ve tabii ki Saka Balık Evi'ni kesinlikle atlamadık. 
Sıcacık ve güzelliklerle bezenmiş bir dekor
Bıçak kullanılmadan hazırlanan taze ve organik salata
Enfes mezeler eşliğinde dostlarla muhabbet
Güleryüzlü ve ilgili bir servis, samimi bir ortam ve hepsi birbirinden lezzetli tatlarıyla hazırladıkları sofralarıyla Saka Balık Evi favorim oldu. Gidecek olanlar için hiç tereddütsüz tavsiye ederim. 
Foça'dan da bu seferlik bu kadar. 

Tatiliniz ve keyfiniz bol olsun.
Sevgilerimle......




Tatil Güncesi 2 ( Bodrum )

Yorum Ekle
Bodrum'a giderken uğramayı ihmal etmediğimiz bir yer var. Bafa Gölü. Nesi var derseniz o sıcak havada püfür püfür esen cafe restoranı, göl manzarası eşliğinde enfes gözlemeleri yedikten sonra masanıza gelen elinizle beslediğiniz minik serçeleri, gölde izlediğiniz karabatakları ve bu sene ilk kez gördüğümüz özel olarak besledikleri yılan balıkları var. Yılan balığı görmeye gelin diye demiyorum :))) ilginç geldi onu da paylaşayım istedim.
 Bafa Gölü'nden sonra Bodrum'a 1 saat 15 dakika kadar süre kalıyor. O yol da çabucak bitiyor.

Vee Bodrummm
Pazartesi gününü varış ve yerleşme ile geçirerek, akşamında da bir Bodrum akşamı yaparak hasret giderdik. Ancak eşimin hastalanması keyfimizi biraz kaçırmıştı. Sanırım yolda klimayla yapılan seyahat neticesinde ya mikrop almış ya da üşütmüş olacak ki yatak döşek yatar vaziyete geldi. Böylece 3 gün boyunca dinlenerek denize bile giremeyerek geçirdi. Biz de İpek ile baş başa kaldık. Salı günü denizde havuzda bol bol vakit geçirdik. Denize gitmeden önce evde bir konuşma yaptık. İpek'i zapt etmek bazen zor olabiliyor. İstediği şey olmayınca tutturduğu bazı şeyler oluyor. Bu durumla mücadele etmek de epey yorucu. Bu yüzden öncesinde esaslı ve kararlı bir konuşma yaptım. Şöyle ki; İpek -ki eminim bir çok çocuk- önceden planlı olarak geçirilecek zamanı anlattığınızda ve verilecek izinleri, süreleri birlikte kararlaştırdığınızda çok güzel uyum sağlayabiliyor. Peki bazen ne oluyor da olmuyor? Planlanmamış durumlar, ve birden gelişen olaylar da var tabii. Ayrıca hangi çocuk her zaman aynı harekette bulunuyor ki? Öncelikle günü nasıl geçireceğimizi anlattım. Sırasıyla yapacaklarımızdan bahsettim. Deniz ve dinlenme zamanını, havuza girme sürelerini, yiyeceklerimize kadar her şeyi söyledim. O da hepsine tamam diyerek söylediklerimi kabul etti. Ve günümüz gayet sorunsuz, her iki taraf da memnun bir şekilde bitti.
Çarşamba günü Ömer hala iyileşmeyince kızımla ben bu kez de başka sahillere gidelim dedik. Lugga beach hoş bir mekan. Aynı zamanda otel. Biz beğendik. Orada da eğlendik ve İpiko beni yine üzmedi.




Perşembe bizim evlilik yıldönümümüzdü. Gündüz biz yine İpikoyla ikili olarak takılarak denize gittik.


 Akşam için program yapmıştık zaten. Ömer gündüz biraz daha dinlensin diye onu evde bırakarak otelde yüzmeye gittik. Akşam planımız Bodrum Harem restoranda yemek yemekti.( Bodrum'da uğranacak yemek yenecek mekan olarak önerebilirim.)
Balığını, kalamarını afiyetle yedikten sonra bizim miniğin uyku geldi. Geçen seneden alışkanlık biz de koltukta uyumasına izin verdik. İlk kez geçen yaz başladığımız sandalye birleştirip bebe uyutmaca olayına bu sene de devam ettik tabii ki. Ama nasıl da keyifle uyudu maşallah :)))))
 Gayet hoş bir yemek ve akşamın ardından eve geldik. Henüz yatmamıştık ki o şiddetli depremle sarsıldık. Biz o esnada salonda oturuyorken İpek'imiz yatak odasında uyuyordu. Ben ilk sarsıntıyı hisseder hissetmez yatak odasına doğru yol aldım. Ömer de o sırada kapıyı açayım diye yönelmiş ama sokak kapısını bir türlü açamamış çünkü o sırada anahtar deliğini görememiş çünkü bir an elektrik de gitmiş. Ve sarsıntının devamı daha şiddetli olmuş. Ömer "Zor yürüdüm ben. Sen nasıl yatak odasına gidebildin" deyince, "Ben o sırada uçuyordum. Yürümüyordum ki" diye cevap verdim. Çünkü aklımda olan tek şey İpek'i odadan almaktı. Ama yataktan İpek'i alışım kolay olmadı. Öyle bir sallanıyordu ki, bir an "çıkabilecek miyiz acaba" diye düşündüm sanırım. Hızla dışarıya doğru kucağımda İpek ile çıktım. Hemen arabaya yöneldik. Elimde sıkı sıkı tuttuğum telefonla belki daha sonra bize ulaşamayacaklarını düşündüğüm yakınlarımız için mesaj gönderdim "biz iyiyiz" diye. Ellerimin titrediğini ve kendimi dışarı attığımız için rahatladığımı hatırlıyorum. Sosyal medya ile kısa süre içinde depremin nerede ve kaç şiddetinde olduğunu öğrendik. Merkezi epey yakınımızda olduğundan çok çok şiddetli hissetmiştik. Arabanın içinde sabah saat dörde kadar kaldık. İpek'im de Allah'tan hiç uyanmamıştı. Artık içeri girelim dedik. Bense kapıya yakın olma içgüdüsüyle odaya geçmektense salonda kalmayı tercih ederek İpek'i de alıp içeri geçtik.  Ancak daha sonra uyanıp yatak odasına gitmek isteyince kızımız, biz de mecburen o tarafa geçtik ama tedirginlik sürüyordu. Zira ardı arkası kesilmeyen artçı sarsıntılar devam ediyordu. Kendimizi telkin edecek cümleler kuruyordum, "Deprem normal bir olaydır. Zaten şiddetlisi oldu. Daha şiddetlisi olmaz. Hem zaten ev sağlam." falan filan diye sonra o ürkütücü sesle birlikte bir geliyor sarsıntı "dınk" diye kalıyorduk. Ne telkin ne bir şey.... Sabahı sabah ettik. İki ya da üç saat uyumuştuk ki İpek uyandı ve tabii ki biz de.

Deprem haberlerinin sosyal medyada yer almasıyla herkeslerin Bodrum'da olduğunu gördük :))))
Hatta İstanbul'da rastlaşamadığımız yurt dışından ziyarete gelen arkadaşlarımızla da bu sayede- yani deprem haberleri ve yer bildirimleri paylaşımı sırasında, tam olarak aynı bölgede hatta çok yakın olduğumuzu öğrenince- buluştuk. Kaldıkları otele gittik.

Dolayısıyla ertesi gün yani Cuma günü yeniden kaldığımız yerden devam ettik. Yavaş yavaş normale dönüyorduk. Alışmış mıydık? Hayır. Sarsıntıları hala zaman zaman hissediyorduk. Ama yine de bir şekilde normale dönmeliydik.

Cumartesi günü için önceden plan yapmıştık. Yunan adaları turumuz olacaktı. Tüm işlemler yapılmış ücret ödenmişti. Ancak deprem sonrası hele ki Kos adasında epey hasar olunca turumuz oraya gitmeyecekti. Diğer iki adaya da ( Rodos ve Symi ) doğrudan sefer yoktu. Biz de en doğrusunun turu iptal etmek olduğuna karar verdik. Planlar alt üst olunca kalakaldık mi. Yeni bir plan mı yapsak derken haliyle keyifsizlikten onu da boş verip Bodrum da devam edelim tatile dedik. Ve biraz da Bodrum keşfi yaptık. Deprem sonrası Bodrum'dan geri dönüş yapanlar olmuş, bazıları tatillerini yarıda kesmişti. Belki de sürekli artçıları hissetmekten tedirgin olup tadı kaçanlar oldu. Açıkçası ben Bodrum'un o an için her yerden güvenli olduğunu düşünüp, hele hele deprem riskinin en çok olduğu yerlerden biri olan İstanbul'a dönmeyi aklımdan bile geçirmemiştim. 

Bodrum'da yeni yerler keşfimize Pazartesi akşamı başladık. O kadar Bodrum'a gelip Gümüşlük'e gitmemiş biri olarak bu eksikliği gidermek için derhal bir plan yaparak akşam yemeğimiz için bir yer buldum. "Soğan Sarımsak".( Ayrıntılar için tıklayınız.) Öyle sıcak öyle hoş bir mekandı ki hem gün batımını izleme hem de harika menülerinden tatma imkanı bulduk. Manzara da lezzetler de enfesti.

Bodrum'da kahvaltı etmek istersek nerelere gidelim diye bir araştırma yapınca karşıma Ortakent'te bahçe içinde, içinde sular akan, hayvanların olduğu, mükellef kahvaltı veren bir yer çıktı. Adı da "Rüzgarlı Bahçe". Ancak mekana gittiğimizde gördüklerimiz, kurumuş bir dere, bir kaç kedi, boş masalar ve bakımsız bir bahçeydi. Girmemizle çıkmamız bir oldu.
Neyse ki biraz ileride hakikaten hoş bahçesi ve gayet iyi kahvaltısı olan bir yer bulduk. "Bodrum Tadında" adı. Beğenmezseniz ödemeyin şeklinde kendinden emin bir yaklaşımla bizi buyur eden mekan sahibi hemen bize yer gösterip kahvaltıyı hazırlattı.
Sevdiğim Ege kahvaltılarından bol otlu, peynirli, taze ve lezzetli .....
Hamağımız bile vardı. :))

Akşamında istikamet Gündoğan oldu. Orada da bir kaç mekan belirledim. Gündoğanda restoranlar zaten sahil kenarında sıra sıra dizilmiş, seçim yapmanızı kolaylaştıracak bir şekilde konuşlanmış.

Benim aklımdaki yer meşhur midyeci Şehmuz Usta'nın yeriydi. Güzel de bir teras yapmışlar. 
Ben midye sevmiyorum. Ama buranın kalamar ızgara ve tavasını da övüyorlardı. O yüzden ben tercihimi kalamardan yana kullanırken, eşim midye tavasını denedi. 

Menülerin orjinalliği.....


 Geceyi meşhur Bitez dondurmacıda bitirdik. Yemeden dönmeyin dedikleri dondurmalarından balbadem, tahin, karadut ve mandalinayı tabii ki değerlendirdim. Çikolata ve damla sakızlıyı da unutmadım tabii :))))

Yunan adaları olmamıştı ama Bodrum'u gezmek, daha önce gitmediğimiz yerleri görmek de çok keyifliydi. Ancak garip ve komik olan bizim ikinci kez planlayıp da gidemeyişimizdi. Geçen yaz da aynı programla Bodrum'dan sonra Yunan adalarına geçecektik. Ne oldu? 15 Temmuz....Bu sene deprem.... Neyse... Ne diyelim? Sağlık olsun. Vardır her şeyde bir hayır. Bizim bu bahtsızlığımızla epey dalga geçildi tabii. "Siz tatile çıkmayın. Yer yerinden oynuyor. Oturun oturduğunuz yerde insanlara bir rahat verin" şeklinde cümlelerle bizi yıldırmaya çalışsalar da :)))) ben şansımızın üçüncü teşebbüste döneceğini düşünüyorum. 

Bodrum'dan ayrılınca İstanbul'a dönmeden önce bir uğrak yerimiz daha oldu. Orası da iki yıldır denk getirip ziyarete gidemediğimiz, İstanbul'dan yeni göç edip Foça'ya yerleşen arkadaşlarımızın eviydi. 
( Demek ki üçüncü de tutturuyoruz....!! )

Foça anılarımızı ve gezilecek yerlerini de bir başka yazıda kaleme alayım müsaadenizle....

Sevgiyle ve sağlıcakla kalın........

"Soğan Sarımsak" Diye Bir Yer

Yorum Ekle
Gün batımını izlemek için.... Gümüşlük ayrıcalığını tatmak için.... Farklı bir atmosferde bulunmak için....Birbirinden lezzetli özel tatlar için...Kendine has, sade ama zevkli, keyifli ve incelikli dekorasyonu için... eh madem ki sayın gurme Vedat Milör tavsiye etmiş, bir de onun için gidin.....


Bir Hoş

Bir Doku

Bir Tat

Bir Ruh

Kumların üzerinde, denize çok yakın hatta neredeyse ayaklarınız denizin içinde...Salaş ve rahat. Özel tatlar masanıza kadar gelerek tanıtılıyor. Ardından siparişler alınıyor. En çok bahsedilen humus, soğanlı tepsi böreği, kabak çiçeği dolması ve köpoğlu siparişi veriyoruz hemen. Ana yemek olarak yine methini duyduğum taze adaçayıyla yapılmış fırında çipura. Her birinin lezzeti birbirinden güzel ve özel olan "Soğan Sarımsak" için yolunuz Gümüşlük'e düşerse mutlaka gidilmesi gereken yerlerden biri diyebilirim. 
Biz bu lezzetlerin tadına varırken, biraz balık ve ardından makarnasını yiyen minişimiz, hemen oracıkta bulduğu arkadaşlarla kumda oyun keyfi yapıyordu. Ne güzel şeydir çocukluk. İki üç cümleyle anında kurulan arkadaşlıklar, samimiyetle oynanan en zevklisinden oyunlar, yer, zaman, mekan farkı gözetmeksizin tadına varılan anlar.....
Kalkma vakti gelince zor ikna edebildik. 
Çayımızı da içtikten sonra oradan ayrıldık. Fiyatlara gelince, belki ortalamanın biraz üzerinde ama en azından verdiğinize değiyor.

Sağlık ve esenlikle, afiyetle kalın....
Hoşçakalın.....Sevgiler.....